Sultanahmet ve Bizans: İstanbul'un Bin Yedi Yüz Yıllık Kalbi

Ayasofya'nın kubbesinden Yerebatan'ın Medusa'larına, At Meydanı'nın dikilitaşlarından denize bakan Bukoleon'a: Konstantinopolis'in izinde, Sultanahmet'te katman katman bir İstanbul yürüyüşü

Istanbul · 11 stops · 31 min audio · Generated

  1. 1. Ayasofya: Bin Beş Yüz Yıllık Kubbe

    Sultan Ahmet, Ayasofya Meydanı No:1, 34122 Fatih/İstanbul, Türkiye

    Meydanın ortasında dur ve karşındaki o devasa, kiremit rengi kütleye bir bak. Dört minare, kalın payandalar, ekler, yamalar... ilk bakışta bir binadan çok, yüzyıllar boyunca üst üste eklenmiş küçük bir şehir gibi görünüyor. Ama bütün bu kalabalığın ortasında tek bir şey hâlâ her şeye hükmediyor: o alçak, geniş, neredeyse havada asılı duran kubbe.

    Hikâye 532'de bir isyanla başlıyor. Nika ayaklanmasında Konstantinopolis yanıyor, eski kilise de kül oluyor. İmparator Justinianus daha dumanlar dağılmadan yenisini istiyor, hem de öyle bir yapı ki kimse bir daha tahtını sorgulamasın. İşi iki mimara, aslında iki matematikçiye veriyor: Trallesli Anthemios ile Miletli İsidoros. Ve inanması güç ama yapı altı yıldan kısa bir sürede, 537'nin Aralık ayında açılıyor. Rivayete göre Justinianus içeri girince 'Ey Süleyman, seni geçtim' diye haykırmış... bunu duyan bir tanık yok, ama hikâye o kadar güzel ki bin beş yüz yıldır anlatılıyor.

    Kubbe ilk başta fazla iddialıymış. 558'deki depremlerden sonra çöküyor ve genç İsidoros onu daha yüksek, daha dik olarak yeniden kuruyor. Sonraki yüzyıllarda da birkaç kez kısmen çöküp onarılıyor. Yani tepende gördüğün kubbe, ustalarla depremler arasında bitmeyen bir satranç oyunu aslında. 1453'te Fatih Sultan Mehmed şehre girdiğinde yapıyı camiye çeviriyor, minareler zamanla ekleniyor. 1934'te bir Bakanlar Kurulu kararıyla müze oluyor, 2020 Temmuz'unda ise yeniden cami olarak ibadete açılıyor.

    Şimdi sana pek anlatılmayan bir şey söyleyeyim. İçeride, üst galerinin mermer korkuluğunda, kazınmış birkaç rün harfi var. Okunabilen kısımda Halfdan diye bir isim seçiliyor. Muhtemelen imparatorun Varangian muhafızlarından, yani İskandinavyalı paralı askerlerden biri... uzun bir ayinde canı sıkılmış ve tıpkı bugünün turistleri gibi adını taşa kazımış. Bin yıllık bir buradaydım yazısı.

    Bir de içerideki dev, yeşil zeminli yuvarlak levhalar var; üzerlerinde Allah, Muhammed, ilk dört halife ve Hasan ile Hüseyin'in adları yazılı. Bunlar 1840'ların sonunda Sultan Abdülmecid'in yaptırdığı büyük onarım sırasında asıldı ve yazıları hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin. Bizans mozaikleri ile Osmanlı hatları aynı kubbenin altında, aynı ışıkta duruyor. Şimdi arkanı dön ve meydanın batı köşesine doğru yürü; tramvay yolunun kenarında, yerden biraz yükselen yalnız bir taş parçası seni bekliyor.

  2. 2. Milyon Taşı ve Yerebatan Sarnıcı: Yolların Sıfır Noktası

    Alemdar, Yerebatan Caddesi, 34110 Fatih/İstanbul, Türkiye

    Tramvay yolunun kenarında, küçük bir çitle çevrilmiş şu yalnız taş parçasını gör. Çoğu kişi önünden geçip gider, fotoğrafını bile çekmez. Oysa burası bir zamanlar koca bir imparatorluğun haritasının sıfır noktasıydı.

    Bu taş, Milion denen anıttan geriye kalan tek parça. Dört yöne açılan kemerli, üstü kubbeli bir yapıymış ve Bizans'ın bütün yollarının mesafesi buradan ölçülürmüş. Roma'daki Altın Mil Taşı'nın Konstantinopolis'teki karşılığı yani. Tepesinde Konstantin ile annesi Helena'nın heykelleri dururmuş; yani sadece bir ölçü noktası değil, gösterişli bir şehir kapısıydı. Edirne'ye, Selanik'e, Roma'ya kaç mil var diye sorsan, hesap bu noktadan başlardı. Elimizde kalan parça da ancak 1960'larda yapılan kazılarda ortaya çıktı... yüzyıllarca evlerin, dükkânların altında unutulmuştu.

    Şimdi ayağının altını düşün. Hemen yandaki küçük binanın kapısından aşağı inersen, seni bir orman bekliyor: sudan yükselen 336 sütun, on iki sıra halinde karanlığın içinde kaybolup gidiyor. Yerebatan Sarnıcı, Justinianus döneminde, altıncı yüzyılda, Büyük Saray'a ve çevresine su sağlamak için yapıldı. Adı da tam karşılığı: yere batmış saray. Bazilika Sarnıcı da denir, çünkü üstünde bir zamanlar büyük bir bazilikanın avlusu varmış.

    Osmanlı zamanında sarnıç neredeyse unutuluyor. 1540'larda İstanbul'a gelen Fransız bilgin Petrus Gyllius, mahalle sakinlerinin bodrumlarındaki deliklerden kova sarkıtıp su çektiğini, hatta balık tuttuğunu görüyor. Merak edip bir meşaleyle aşağı iniyor ve bu dev yapıyı yeniden keşfediyor. En dipte, iki sütunun altında, iki Medusa başı duruyor: biri yan yatmış, öteki tamamen ters. Sütunların çoğu da başka yapılardan toplanmış: kimi Korint başlıklı, kimi İon, kimi düz; Justinianus'un ustaları elde ne varsa kullanmış. Neden öyle konuldukları kesin bilinmiyor. Kimisi Medusa'nın bakışını etkisiz kılmak için diyor, kimisi ustalar sütunu boyuna denk getirmek için öyle koymuş diyor. Ben ikinci açıklamaya daha yakınım, ama birincisi çok daha çok seviliyor.

    Bu karanlık salonu sinema da çok sevdi. 1963'te James Bond, Rusya'dan Sevgilerle filminde burada kayıkla dolaşıyor; yıllar sonra Dan Brown uyarlaması Cehennem'in finali de burada çekiliyor. Şimdi Divanyolu boyunca, tramvay hattını takip ederek batıya, hafif yokuş yukarı yürü. Konstantin'in bu şehri kurduğu yere gidiyoruz.

  3. 3. Çemberlitaş: Konstantin'in Sütunu

    Molla Fenari, Vezirhanı Caddesi, 34120 Fatih/İstanbul, Türkiye

    Tramvay durağının hemen yanında gökyüzüne doğru yükselen şu kararmış, yer yer çatlamış sütuna bak. Gövdesi koyu, kızılımsı taş halkalardan oluşuyor, aralarını da kalın demir çemberler sarıyor. İstanbullu ona hiç dolandırmadan, gördüğü gibi isim vermiş: Çemberlitaş.

    Bu sütun, bu şehrin doğum belgesi gibi bir şey. 330 yılının Mayıs ayında İmparator Konstantin, Byzantion'u yeni başkenti ilan edip ona kendi adını veriyor ve açılış için burada, oval bir forumun tam ortasına bu sütunu diktiriyor. Taş porfir: Mısır'dan getirilen, imparatorlara layık görülen mor taş. Tepesinde de güneş tanrısı kılığında Konstantin'in heykeli varmış, başında ışın gibi uzanan bir taçla. Forumun çevresine imparatorluğun dört bir yanından toplanan heykeller dikilmiş; Konstantin yeni Roma'sını boş bir sahne olarak değil, eski dünyanın hazineleriyle döşenmiş bir vitrin olarak istiyordu.

    Ve efsaneler... ah, o efsaneler. Anlatılana göre Konstantin sütunun dibine, Roma'dan getirttiği kutsal Palladion heykelini gömmüş; Nuh'un gemiyi yaptığı keseri, hatta İsa'nın binlerce kişiyi doyurduğu ekmeklerin sepetlerini de. Yani bir pagan tılsımı ile Hristiyan emanetleri aynı temelin altında. Kazıp bakan olmadı, olamadı da... belki iyi ki. 1453'te bile halk arasında bir kehanet dolaşıyordu: düşman bu sütuna kadar gelirse gökten bir melek inip onu geri püskürtecekti. Bizans tarihçisi Dukas, insanların bu umutla Ayasofya'ya sığındığını anlatır.

    Heykel 1106'daki bir fırtınada düşüp parçalanıyor. Sütun ise depremleri, yangınları, istilaları atlatıyor ama izsiz değil. Batılı gezginler ona yıllarca Yanık Sütun dedi, çünkü çevresindeki büyük yangınlar taşı karartıp çatlattı. 18. yüzyılın sonunda, yine büyük bir yangından sonra, Osmanlılar sütunu bugünkü demir çemberlerle sarıp altına sağlam bir kaide örüyor. Yani o çemberler süs değil, düpedüz kırık bir kolu saran alçı gibi. Bugün sütun yaklaşık otuz beş metre; aslında çok daha yüksekmiş.

    Etrafına bak: tramvay geçiyor, simitçiler bağırıyor, hemen arkada Mimar Sinan'ın 1584'te bitirdiği Çemberlitaş Hamamı hâlâ buhar tütüyor. Bin yedi yüz yıllık bir anıt, sıradan bir çarşamba gününün tam ortasında. Şimdi tramvay yolundan ayrıl ve Klodfarer Caddesi'nden güneydoğuya, aşağı yürü. Yolun üstünde, adı Binbirdirek olan ama aslında iki yüzü aşkın sütunu bulunan bir sarnıç daha geçeceksin. Biz At Meydanı'nın kuzey ucundaki sekizgen çeşmeye kadar iniyoruz.

  4. 4. Alman Çeşmesi: Kayzer'in Hediyesi ve Nika İsyanı

    Sultan Ahmet, Sultanahmet Meydanı, 34122 Fatih/İstanbul, Türkiye

    Şu sekizgen, yeşil kubbeli, mermer sütunlu küçük köşke bak. Meydandaki her şey ya Bizans'tan ya Osmanlı'dan kalma gibi dururken, bu biraz yabancı, biraz fazla yeni görünüyor. Haklısın da: burası bir hediye, hem de Berlin'den.

    Alman İmparatoru II. Wilhelm, 1898'de ikinci kez İstanbul'a geliyor ve Sultan II. Abdülhamid'le dostluğunu göstermek için şehre bir çeşme armağan ediyor. Parçalar Almanya'da hazırlanıyor, gemiyle getirilip burada birleştiriliyor ve çeşme 1901'in Ocak ayında, Kayzer'in doğum gününde açılıyor. Kubbenin içine eğilip bakarsan altın mozaiklerin arasında iki imza görürsün: Abdülhamid'in tuğrası ve Wilhelm'in W harfli monogramı, sırayla, yan yana. İki imparatorluğun el sıkışması gibi... ki bu dostluk birkaç on yıl sonra Birinci Dünya Savaşı'nda iki ülkeyi aynı cepheye koyacak.

    Ama bu çeşmenin durduğu toprak çok daha eski ve çok daha kanlı bir hikâye saklıyor. Şu an Bizans'ın Hipodrom'unun, araba yarışlarının yapıldığı devasa stadyumun kuzey ucundasın. Hipodrom sadece bir stadyum değildi; imparatorun halkla yüz yüze geldiği yerdi. Kathisma denen imparator locası doğrudan saraya bağlıydı, kalabalık imparatoru oradan alkışlar ya da yuhalardı. Yarış takımları zamanla siyasi partilere dönüşmüştü. 532'de burada, yarış takımlarının taraftarları, Maviler ve Yeşiller, bir kez olsun birleşip imparatora karşı ayaklanıyor. Sloganları tek kelime: Nika, yani yen. Şehir günlerce yanıyor.

    Justinianus kaçmaya hazırlanıyormuş. Tarihçi Prokopios'a göre tam o anda İmparatoriçe Theodora söz alıp kaçmayacağını, imparatorluk mor giysisinin iyi bir kefen olduğunu söylüyor. Justinianus kalıyor. Generalleri Belisarios ve Mundus, kalabalığı Hipodrom'un içinde kıstırıyor. Prokopios'un verdiği rakam otuz bin ölü. Yani az önce gördüğün Ayasofya, tam da bu katliamın küllerinden yükseldi.

    Şimdi meydanın ortasına doğru bak ve uzun, oval bir pist hayal et: dört yüz metreyi aşan bir uzunluk, kenarlarında basamaklı tribünler, on binlerce insan. Tahminlere göre tribünlere yaklaşık yüz bin kişi sığıyordu. Bugün yürüdüğün şu düz meydan, o eski yarış pistinin birkaç metre üstünde. Bizans'ta şampiyon arabacılar için burada heykeller dikilirdi; en ünlülerinden Porfirios'un iki mermer kaidesi bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nde. Meydanın ortasına, Mısır'dan gelen pembe dikilitaşa doğru yürü; orada eski zeminin nerede kaldığını kendi gözlerinle göreceksin.

  5. 5. At Meydanı'nın Üç Anıtı: Dikilitaş, Yılanlı Sütun, Örme Dikilitaş

    Binbirdirek, At Meydanı, Sultanahmet Meydanı, 34122 Fatih/İstanbul, Türkiye

    Parmaklıklarla çevrili şu pembe granit dikilitaşın dibine gel ve mermer kaidesine bak. Kaidenin bir yüzünde imparator, ailesi ve saray erkânı bir locadan yarışları izliyor; altlarında dansçılar, müzisyenler. Hepsi bin altı yüz yıldır aynı yarışı seyrediyor. Etrafında simitçiler, fotoğraf çektiren gruplar, rehber bayrakları dolaşıyor; ama bu taşlar hepsinden yaşlı.

    Bu dikilitaş, Mısır firavunu III. Thutmose için, milattan önce on beşinci yüzyılda Karnak'ta dikilmiş. İmparator I. Theodosius onu 390'da buraya diktirdiğinde bile taş bin sekiz yüz yaşındaymış. Taşıma sırasında büyük ihtimalle kırılmış; elimizdeki sadece üst kısmı, yaklaşık yirmi metre. Kaidedeki bir kabartmada dikilitaşın halatlar ve makaralarla nasıl kaldırıldığı bile anlatılıyor. Kaidedeki yazıtlar da işin süresini övüyor: Latince olanı otuz gün diyor, Yunanca olanı otuz iki. Bizans'ta bile resmî rakamlar birbirini tutmuyormuş. Bir de şunu bil: bu dev granit kütle, kaidesine dört bronz küpün üstünden basıyor... bunca depreme rağmen.

    Şimdi biraz ilerideki, yerin içine gömülmüş gibi duran, burgu biçimli bronz gövdeye geç. Bu Yılanlı Sütun: birbirine sarılmış üç yılan. Milattan önce 479'da Platea'da Perslere karşı kazanılan zaferden sonra Yunan şehirleri onu Delfi'deki Apollon tapınağına adıyor ve kıvrımlarına savaşa katılan otuz bir şehrin adını kazıyor. Konstantin de onu yeni başkentini süslemek için buraya getirtiyor. Yılanların başları 17. yüzyılın sonunda kırılmış; birinin üst çenesi bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nde. Fatih'in bir topuz darbesiyle bir çeneyi kırdığı da anlatılır, ama bu bir efsane.

    Sütunların dibine dikkat et: ikisi de bugünkü meydanın birkaç metre altında, çukurların içinde duruyor. İşte Bizans yarış pistinin gerçek zemini orası. Yüzyıllar boyunca toprak, moloz, yangın artığı birikmiş ve şehir yavaş yavaş kendi tarihinin üstüne çıkmış.

    En güneyde üçüncü anıt duruyor: kaba taşlardan örülmüş, yaşlı bir dev gibi Örme Dikilitaş. Onuncu yüzyılda VII. Konstantinos onu yaldızlı bronz levhalarla kaplatmış; üzerindeki yazıt onu Rodos Heykeli'ne benzetiyor. 1204'te Haçlılar bronzu söküp götürüyor, geriye levhaları tutan çivilerin delikleri kalıyor. Osmanlı döneminde genç yeniçerilerin cesaretlerini göstermek için bu taşa tırmandığı anlatılır. Şimdi o dikilitaşın yanından geçip meydanın güney ucundan aşağı, Nakilbent Sokağı'na in.

  6. 6. Sfendon: Hipodrom'un Kavisli Ucu ve Atmeydanı'nın Osmanlı Hayatı

    Küçük Ayasofya, Nakilbent Sokağı, 34122 Fatih/İstanbul, Türkiye

    Sokağın kenarında yükselen şu dev, kemerli, kararmış taş ve tuğla duvara bak. Kemerlerin bir kısmı örülmüş, aralarında otlar bitmiş, önünden arabalar geçiyor. Ama bu sıradan bir istinat duvarı değil: bu, Hipodrom'un ta kendisi, onun kavisli güney ucu.

    Bizanslılar ona Sfendon diyordu, yani sapan; çünkü pistin bu ucu bir sapanın kavisi gibi kıvrılıyordu. Arazi burada denize doğru sertçe düşüyor, o yüzden mimarlar yarış pistini düz tutmak için yamacın üzerine kat kat tonozlar inşa etmiş. Şu an önünde durduğun duvar, o tonozları taşıyan dış kabuk. Yani yukarıdaki meydanın bu ucu, bir anlamda havada duruyor... senin başının üstünde.

    Osmanlılar Hipodrom'a Atmeydanı adını veriyor, çünkü artık burada araba değil, at ve cirit var. Ve burası şehrin şenlik alanı oluyor. 1582'de Sultan III. Murad, oğlu Şehzade Mehmed'in sünneti için burada haftalarca süren bir şölen düzenliyor: lonca alayları, cambazlar, havai fişekler, şekerden yapılmış dev hayvan figürleri. Lonca alayları günlerce padişahın önünden geçti: aşçılar tekerlekli mutfaklarında yemek pişirdi, cam ustaları alevlerin başında cam üfledi, terziler, kürkçüler, kasaplar sanatlarını sergiledi. Padişah bu gösteriyi, bugün Türk ve İslam Eserleri Müzesi olan İbrahim Paşa Sarayı'nın penceresinden izledi. O günleri anlatan Surname-i Hümayun'un minyatürlerinde bu meydanı, tribünleri, kalabalığı neredeyse fotoğraf gibi görebilirsin.

    Ama Atmeydanı'nın bir de öbür yüzü var. Yeniçeriler isyan edeceklerinde kazanlarını buraya getirip ters çevirirdi; bu, padişaha artık senin çorbanı içmiyoruz demekti. 1826 Haziranı'nda yine öyle yapıyorlar. Bu sefer Sultan II. Mahmud hazırlıklı: toplar kışlalarını dövüyor ve birkaç gün içinde yüzyıllık Yeniçeri Ocağı kaldırılıyor. Osmanlı kaynakları buna Vaka-i Hayriye, yani hayırlı olay diyor. Yani bu meydan, hem imparatorlukların en büyük şenliklerini hem de en sert hesaplaşmalarını gördü.

    Şu sessiz duvara bir kez daha bak. Kedilerin, park etmiş motosikletlerin ve sarmaşıkların arkasında, bin altı yüz yıl önce on binlerce insanın tezahürat ettiği bir stadyumun iskeleti duruyor. Buradan batıya, aşağı doğru dik bir yokuşla in. Şehit Mehmet Paşa Yokuşu seni Mimar Sinan'ın en zarif camilerinden birine götürüyor.

  7. 7. Sokullu Mehmet Paşa Camii: Sinan'ın Yokuştaki Mücevheri

    Küçük Ayasofya, Şehit Mehmet Paşa Yokuşu, 34122 Fatih/İstanbul, Türkiye

    Yokuşun kenarındaki taş duvarda açılan merdivenli kapıya bak. Dışarıdan hiçbir şey belli etmiyor: ne ihtişamlı bir meydan, ne kalabalık. Ama o basamakları çıkınca, medrese odalarıyla çevrili sakin bir avluya ve İstanbul'un en güzel iç mekânlarından birine giriyorsun.

    Camiyi Mimar Sinan, 1570'lerin başında, Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa ve eşi Esmahan Sultan için yaptı. Esmahan, Sultan II. Selim'in kızı. Sokullu ise Bosna'da, Sokoloviç ailesinde Hristiyan olarak doğmuş, devşirme olarak İstanbul'a getirilmiş bir çocuk. Saray okullarından geçip üç padişaha, Kanuni'ye, II. Selim'e ve III. Murad'a sadrazamlık yapıyor. Bosnalı bir köy çocuğunun dünyanın en güçlü devletlerinden birini yönetmesi... İstanbul'un tam olarak böyle hikâyeleri var. Üstelik bir akrabası, Makarije Sokoloviç, 1557'de yeniden kurulan Sırp Ortodoks İpek Patrikliği'nin başına geçti; aynı aileden biri sadrazam, öbürü patrik.

    Arazi o kadar eğimli ki Sinan bunu bir oyuna çeviriyor. Avluya giriş, medresenin dershanesinin altından geçen bir merdivenle yapılıyor; yani yokuşla savaşmak yerine onu kullanıyor. Avluya girdiğinde revakların kubbeleri, medrese odalarının bacaları ve ortadaki şadırvan tek bir kareye sığıyor; Sinan burada büyüklükle değil, oranla etkiliyor. İçeride ise mihrap duvarı baştan aşağı İznik çinisi: domates kırmızısı, turkuaz ve lacivert laleler, karanfiller. Bu çiniler İznik atölyelerinin en parlak döneminden; o kabarık kırmızıyı sonraki kuşaklar bir daha tam olarak tutturamadı.

    Bir sırrı daha var. Giriş kapısının üstünde, mihrapta ve minberde, yaldızlı çerçevelerin içine yerleştirilmiş küçük siyah taş parçaları göreceksin. Bunların Kâbe'deki Hacerü'l-Esved'den getirilmiş parçalar olduğuna inanılıyor. Pek çok kişi yanlarından geçip fark etmiyor bile. Bir ara cemaatten biri sana onları parmağıyla gösterirse şaşırma; mahallelinin gururudur.

    Sokullu'nun izi sadece İstanbul'da değil. Bosna'da, Vişegrad'da Drina üzerine yaptırdığı köprü, İvo Andriç'in Nobel ödüllü romanı Drina Köprüsü'nün asıl kahramanı oldu. Paşa 1579'da bir suikast sonucu öldürüldü. Sinan ile Sokullu'nun uzun bir iş birliği vardı; mimar, paşa için İstanbul'dan Lüleburgaz'a, Bosna'ya kadar camiler, köprüler, kervansaraylar yaptı. Şimdi yokuştan aşağı, güneye in. Tren yolunun hemen yanında, Bizans'tan kalma, kubbesi alçak, küçük bir kilise-cami göreceksin. Halk ona Küçük Ayasofya diyor.

  8. 8. Küçük Ayasofya: Ayasofya'nın Provası

    Küçük Ayasofya, Küçük Ayasofya Caddesi, 34122 Fatih/İstanbul, Türkiye

    Bahçe kapısından gir ve önünde duran o alçak, tuğla ve taştan, şişkin kubbeli yapıya bak. Etrafında küçük bir şadırvan, birkaç mezar taşı, eski medrese odalarının önünde oturan insanlar. Bu sakin köşe, aslında şehrin en büyük mimari deneylerinden birinin laboratuvarı.

    Burası Aziz Sergios ve Bakkhos Kilisesi olarak, Justinianus ile Theodora döneminde, 530'larda yapıldı. Ayasofya'dan birkaç yıl önce başlanmış olması, onu bir tür prova gibi gösteriyor: sekizgen bir gövde, onun üstünde dilimli bir kubbe ve kubbeyi taşıyan sütunların arasında dışa açılan nişler. Bazı tarihçiler ustaların büyük kubbeye girişmeden önce burada el alıştırdığını düşünüyor. Sekizgen, düzensiz bir kare dış duvarın içine oturtulmuş; içeride dolaşırken duvarlar sanki nefes alıp veriyor. Bu kesin değil, ama çok cazip bir fikir.

    Peki neden bu iki aziz? Rivayete göre Justinianus, amcası İmparator I. Justinus zamanında bir komploya karıştığı iddiasıyla ölümün eşiğine gelmiş. O gece Sergios ve Bakkhos, Justinus'un rüyasına girip yeğeninin masum olduğunu söylemiş ve Justinianus kurtulmuş. O da tahta geçince teşekkürünü bu kiliseyle etmiş. İçeride, sütunların üstünde dolanan Yunanca bir yazı kuşağı hâlâ Justinianus'un ve Theodora'nın adını anıyor.

    Osmanlı döneminde, 1500'lerin başında, Sultan II. Bayezid'in Babüssaade ağası Hüseyin Ağa yapıyı camiye çeviriyor ve avluya medreseyi ekliyor. Kendisi de bahçedeki türbesinde yatıyor. Medrese hücreleri bugün sessiz bir avluyu çevreliyor; burası yüzyıllar boyunca öğrencilerin ve hocaların yaşadığı bir okuldu. Minaresi, mihrabı Osmanlı'dan; sütunları, başlıkları, kubbesi Bizans'tan. İki çağ aynı binada hiç kavga etmeden yaşıyor. Yapı 1999 depremlerinde zarar gördü ve sonraki yıllarda kapsamlı bir restorasyondan geçti; dantel gibi oyulmuş sütun başlıkları o zaman yeniden nefes aldı.

    Bahçeden çıkarken hemen arkandaki demiryoluna dikkat et: banliyö treni Bizans surlarının ve evlerin arasından geçip gidiyor. Bu kilise bir zamanlar Hormisdas Sarayı'nın, yani Justinianus'un imparator olmadan önce yaşadığı konağın hemen yanındaydı. Raylar 1870'lerde döşenirken Büyük Saray'ın denize bakan kalıntılarının arasından geçirildi. Şimdi rayların altından deniz tarafına geç ve sahil yolu boyunca doğuya yürü. Denize bakan, mermer pencereli bir saray duvarı göreceksin.

  9. 9. Bukoleon Sarayı: Denize Açılan İmparatorluk Penceresi

    Küçük Ayasofya, Kennedy Caddesi, 34122 Fatih/İstanbul, Türkiye

    Sahil yolunun kıyısında, trafiğin hemen yanında yükselen şu sur parçasına bak: taş ve tuğladan bir duvar, üst kısmında iri, mermer çerçeveli pencereler ve boşlukta asılı kalmış bir balkonun konsolları. Arabalar vızır vızır geçiyor, kayalıkta çoğu zaman birkaç balıkçı oltasını atmış bekliyor. Ve sen bir imparatorun penceresinin altındasın.

    Burası Bukoleon. Konstantinopolis'in Büyük Sarayı, bugün Sultanahmet Camii'nin oturduğu tepeden denize kadar teraslar halinde inen dev bir saray kompleksiydi: salonlar, kiliseler, bahçeler, avlular. Bukoleon onun denize açılan kapısıydı, imparatorun özel limanı. Büyük Saray yedi yüz yılı aşkın bir süre imparatorların ana sarayı oldu; Konstantin'den başlayarak her imparator ona bir salon, bir kilise, bir hamam ekledi. Adı, limanın girişinde duran ve bir boğanın bir aslanla boğuştuğunu gösteren heykelden geliyor: Yunanca bous, öküz, ve leon, aslan.

    Bu duvarların ardında Bizans'ın en karanlık gecelerinden biri yaşandı. 969'un Aralık ayında İmparator II. Nikephoros Fokas sarayındaki yatak odasında öldürüldü. Nikephoros bir asker imparatordu; Girit'i ve Kilikya'yı Araplardan geri almıştı, ama halk onu sevmiyordu: ekmek pahalıydı, vergiler ağırdı. Suikastın başında kendi yeğeni ve generali İoannes Tzimiskes vardı. Anlatılana göre suikastçılar saraya denizden, sepetlerle duvar boyunca yukarı çekilerek girdi; onlara yardım edenin de imparatorun karısı Theophano olduğu söylenir. Ertesi gün tahtta Tzimiskes oturuyordu.

    Sarayın sonu yavaş geldi. Komnenos hanedanından itibaren imparatorlar zaten şehrin öbür ucundaki Blakhernai Sarayı'nı tercih ediyordu; 1204'te Haçlılar burayı da yağmaladı. Osmanlı döneminde kalıntılar evlerin, bahçelerin arasında kayboldu. Sonra 1870'lerde demiryolu tam içinden geçti, 20. yüzyılın ortasında da önündeki deniz doldurularak bu sahil yolu yapıldı. Eskiden dalgalar doğrudan şu duvarın dibine vuruyordu; bugün aradaki o geniş şerit tamamen dolgu. Bir zamanlar bu pencerelerin önünde imparatorluk kayıkları ve kadırgaları demirli dururdu.

    Yine de pencereler duruyor. Bir düşün: bin yıl önce bir imparatoriçe tam şu pencerenin önüne çıkıp Marmara'ya, Adalar'a ve karşı kıyıda Asya'nın tepelerine bakıyordu. Şimdi rayların altındaki geçitten tekrar şehir tarafına dön ve yokuş yukarı, kuzeye, Sultanahmet Camii'nin arka tarafındaki Arasta Çarşısı'na çık. Bu kez sarayın toprağın altında kalan zeminini görmeye gidiyoruz.

  10. 10. Arasta Çarşısı ve Büyük Saray Mozaikleri

    Sultan Ahmet, Arasta Çarşısı, Torun Sokağı, 34122 Fatih/İstanbul, Türkiye

    Uzun, alçak, tek katlı bu çarşı sokağının ortasından yürü: iki yanda halıcılar, seramikçiler, kemerli dükkân sıraları, ucunda da Sultanahmet Camii'nin minareleri. Burası Arasta Çarşısı. Ama asıl hazine, bu dükkânların hemen yanında, yerin birkaç metre altında.

    Önce çarşının kendisi. Arasta, 17. yüzyılın başında Sultanahmet Camii'nin külliyesinin bir parçası olarak yapıldı. Dükkânların kirası caminin vakfına giderdi; yani buradan alınan her halı, bir bakıma kandillerin yağını, imamın maaşını ödüyordu. Osmanlı şehrinde ibadet ile ticaret bir duvarın iki yüzü gibiydi. Arasta, bir caminin yanında aynı sıraya dizilmiş dükkânlardan oluşan çarşı demek; bu da Sultanahmet külliyesinin gündelik, kalabalık yüzü.

    Şimdi müzenin kapısından içeri, aşağı in. 1930'larda İskoç St Andrews Üniversitesi'nden arkeologlar burada kazı yapınca, Büyük Saray'ın sütunlu bir avlusunun taban mozaiklerine rastladılar. Milyonlarca minik taş küpten yapılmış, beyaz zemin üzerine renkli sahneler: devenin sırtında iki çocuk, bir yılanla boğuşan kartal, keçi sağan bir adam, avcılar, efsanevi yaratıklar. Çoğu araştırmacıya göre beşinci yüzyılın sonu ile altıncı yüzyıl arasından kalıyorlar. Sahneleri çevreleyen kalın bordürde akantus yapraklarının arasından iri maskeler bakıyor; o yüzlerden biri, bıyıklı ve dalgın, neredeyse seni süzüyor gibi.

    Ve en sevdiğim sahne: bir katır, sırtındaki adamı tekmeleyip yere atıyor. İmparator sarayının tabanında bir saray şakası... Bizanslıları hep ciddi, altın ikonalara bakan insanlar olarak düşünürüz; ama bu mozaiklerde hayvanlarıyla uğraşan, meyve toplayan, ava çıkan sıradan insanlar var. Sanki imparator her sabah avludan geçerken ayaklarının altında kendi köylülerini görüyormuş. Bir kartalın pençesinde kıvranan yılan, iyinin kötüyü yenmesi diye okunur; ama ustanın asıl derdi belki sadece hareketi taşa dökmekti.

    Bu tabanın neden bu kadar iyi korunduğu da ilginç: saray yıkılıp üstü toprakla, molozla örtülünce mozaikler yüzyıllarca karanlıkta kaldı, güneşten de ayaklardan da korundu. Bazen bir şehri en iyi saklayan şey, onu unutmak oluyor. 1980'lerde ve 1990'larda mozaikler, Avusturya Bilimler Akademisi'nin katkısıyla uzun bir koruma çalışmasından geçti. Şimdi çarşının ucundan çık ve kısa bir yokuşu tırman: önünde, bu yürüyüşün başladığı Ayasofya'nın tam karşısında, altı minareli büyük cami duruyor.

  11. 11. Sultanahmet Camii: Altı Minare ve Yirmi Bin Çini

    Sultan Ahmet, Atmeydanı Caddesi, 34122 Fatih/İstanbul, Türkiye

    Avlunun kapısından gir ve bir an dur. Önünde kubbeler bir şelale gibi iniyor: büyük kubbe, onun altında yarım kubbeler, onların altında daha küçükleri, ve dört bir yanda ince, kurşun külahlı altı minare. Ayasofya'dan sonra bunu görünce şunu anlıyorsun: bu cami bir cevap.

    Sultan I. Ahmed tahta 1603'te, henüz on üç yaşındayken çıkıyor. Ordusu savaşlarda parlak zaferler kazanamamış, hazine de pek dolu değil. Yine de genç padişah, Ayasofya'nın tam karşısına, eski Bizans sarayının ve paşa konaklarının yerine dev bir cami istiyor. Ulema homurdanıyor: padişah camileri savaş ganimetiyle yapılır, hazineyle değil. Ahmed dinlemiyor. Mimarı, Sinan'ın öğrencisi Sedefkâr Mehmed Ağa; inşaat 1609'da başlıyor ve 1617'de bitiyor. Mehmed Ağa'nın lakabı Sedefkâr, çünkü mimar olmadan önce sedef kakma ustasıydı; caminin kapılarındaki ve pencere kanatlarındaki ince sedef işçiliği onun gençlik zanaatından bir selam gibi.

    Altı minarenin hikâyesini her İstanbullu bilir. Rivayete göre padişah altın minare istemiş, mimar ise altı diye anlamış. Bir başka efsaneye göre de Mekke'deki Mescid-i Haram'la yarışmasın diye oraya bir minare daha eklenmiş. İkisi de büyük ihtimalle uydurma, ama tek bir harfin bir şehrin siluetini değiştirmesi fikri o kadar İstanbul'a özgü ki kimse bırakmak istemiyor.

    İçeri girdiğinde başını kaldır: duvarlar yirmi binden fazla İznik çinisiyle kaplı; laleler, karanfiller, serviler, gül dalları. Üst kısımlardaki mavi kalem işleri ve içerideki o mavimsi ışık yüzünden yabancılar ona Mavi Cami diyor. Dört dev fil ayağı kubbeyi taşıyor; Sinan'ın zarif çözümlerine göre daha ağır, daha temkinli bir yol. Ama ışık, iki yüzden fazla pencereden süzülüp her şeyi yumuşatıyor. Mihrap ve minber beyaz mermerden; minberin oymaları neredeyse dantel.

    I. Ahmed caminin bitişini ancak görebiliyor: 1617'de, yirmi yedi yaşında ölüyor ve caminin hemen yanındaki türbesine gömülüyor. Şimdi avludan çık ve At Meydanı'na bakan kapıda dur. Bir yanda Ayasofya, bir yanda bu cami; aralarında Konstantin'in, Justinianus'un, Fatih'in ve Ahmed'in şehri. Bin yedi yüz yıl, tek bir meydanda. Yürüyüşümüz burada bitiyor... ama İstanbul'da hiçbir şey gerçekten bitmiyor, sadece bir katman aşağı iniyor.