Fener ve Balat: Haliç Kıyısında İstanbul'un İnançları
Kariye'nin mozaiklerinden Patrikhane'nin kapalı kapısına, demir kiliseden Ahrida'nın gemi biçimli tevasına: İstanbul'da Rum, Bulgar, Ermeni, Yahudi ve Müslüman komşuluğun yokuşlu hikâyesi
Istanbul · 10 stops · 28 min audio · Generated
-
1. Kariye Camii: Khora'nın Mozaikleri
Derviş Ali, Kariye Camii Sokağı, 34087 Fatih/İstanbul, Türkiye
Edirnekapı'nın hemen içindeki bu küçük meydanda dur ve karşındaki kiremit kubbeli, tuğla ve taş şeritli yapıya bak. Ahşap evler, bir çeşme, birkaç kedi... Bizans'ın en göz alıcı sanat hazinelerinden birinin bu kadar mütevazı bir köşede durduğuna inanmak zor.
Burası Khora Manastırı'nın kilisesi. Khora Yunanca kır, şehir dışı demek; çünkü ilk manastır Konstantin'in surlarının dışında, kırda kurulmuştu. Sonra Theodosius'un surları şehri büyütünce manastır içeride kaldı, ama adı değişmedi. Türkçedeki Kariye de bu kelimeden geliyor. Bugün gördüğün yapı esas olarak 11. ve 12. yüzyıldan; onu efsaneye çeviren ise on dördüncü yüzyılın başında yapılan süslemeler.
O süslemeleri yaptıran adam Theodoros Metokhites: imparatorun en güçlü veziri, astronom, şair, devrinin en zengin ve en okumuş insanlarından biri. 1315 ile 1321 arasında kilisenin içini İsa'nın ve Meryem'in hayatını anlatan altın zeminli mozaiklerle, yan şapeli de fresklerle donatıyor. Şapeldeki Anastasis sahnesinde İsa, Adem ile Havva'yı bileklerinden tutup mezarlarından çekip çıkarıyor; Bizans resminin en hareketli sahnelerinden biri. Metokhites kendini de mozaiğe koyuyor: başında kocaman, çizgili bir başlıkla, diz çökmüş, kiliseyi İsa'ya sunarken. Metokhites aynı zamanda bir bilim insanıydı; astronomi üzerine yazdı ve bu manastırda devrinin en zengin kütüphanelerinden birini topladı.
Ve sonra her şeyi kaybediyor. 1328'de imparatoru tahttan indirilince Metokhites sürgüne gönderiliyor, serveti elinden alınıyor. Sonunda kendi yaptırdığı bu manastıra keşiş olarak dönüyor ve burada ölüyor. Kendi portresinin karşısında yaşlanmak... düşünsene. Osmanlı döneminde, 16. yüzyılın başında yapı camiye çevriliyor. 20. yüzyılın ortasında Amerikalı uzmanların yürüttüğü restorasyonla mozaikler yeniden gün yüzüne çıkıyor; yapı uzun yıllar müze olarak kalıyor ve Mayıs 2024'te yeniden cami olarak ibadete açılıyor.
Bu yürüyüş boyunca aynı şeyi defalarca göreceksin: İstanbul'da bir bina nadiren tek bir inanca ait kalır. Kilise cami olur, cami müze, müze yine cami; ama duvarlardaki yüzler her seferinde aynı sabırla bakmaya devam eder. Yakındaki surların dibinde, Bizans'ın son saraylarından birinin parçası olan Tekfur Sarayı'nın kalıntıları da duruyor; ona başka bir gün ayrıca uğra. Şimdi meydandan çık ve doğuya, Haliç'e doğru inen sokaklara dal. Fethiye'ye kadar yol biraz iniş biraz çıkış, nefesini ayarla.
-
2. Fethiye Camii: Pammakaristos ve Patriklerin Yüz Otuz Yılı
Balat, Fethiye Kapısı Sokağı, 34087 Fatih/İstanbul, Türkiye
Bahçeye gir ve önündeki yapıya dikkatle bak: tek bir bina değil, sanki birkaç bina birbirine yaslanmış. Bir yanda sade bir cami, bir yanda tuğla ve taş şeritli, kör kemerli, dantel gibi bir Bizans cephesi. Bu yamalı görüntü, bu yapının hikâyesinin ta kendisi.
Burası Bizans'ta Pammakaristos, yani Tümüyle Kutsanmış Meryem kilisesiydi. 11. ya da 12. yüzyılda soylu bir ailenin manastır kilisesi olarak yapıldı. 14. yüzyılın başında, Mikhail Glabas Tarkhaneiotes adlı bir komutanın dul eşi Maria, kocası için güney yanına küçük bir mezar şapeli ekletiyor. Şapelin dış kornişi boyunca, saray şairi Manuel Philes'in Maria adına yazdığı bir şiir dolanıyor; bir dulun yası taşa ve altına dönüşmüş. Bugün ayrı bir bölüm olarak korunan o şapelin kubbesinde, altın zeminin ortasından Pantokrator İsa, çevresindeki on iki peygambere bakıyor.
Şimdi 1453'ün sonrasına gel. Fatih şehri aldıktan sonra Rum cemaatinin başına Gennadios'u patrik olarak atıyor. Anlatılana göre ona patriklik asasını, tıpkı Bizans imparatorlarının yaptığı gibi, kendi eliyle veriyor. Patrikhane önce Havariyun Kilisesi'ne yerleşiyor; ama o bölge Müslüman bir mahalleye dönüşünce ve yıkık kilisenin yerine sonradan Fatih Camii yükselecekken, patrik buraya, Pammakaristos'a taşınıyor. Yaklaşık yüz otuz yıl boyunca, 1587'ye kadar, Ortodoks dünyasının merkezi bu tepedeki bu bina oluyor.
Sonra Sultan III. Murad, 1591'de yapıyı camiye çeviriyor ve adını Fethiye koyuyor, yani fetih camisi; Gürcistan ve Azerbaycan seferlerindeki fetihlerin anısına. Patrikhane ise yeni bir yuva aramak zorunda kalıyor ve birkaç kez yer değiştirdikten sonra aşağıda, Haliç kıyısında, Fener'e yerleşiyor. Yani birazdan önünden geçeceğin Patrikhane'nin hikâyesi, aslında bu tepede başlıyor.
Bu yapının bir de sessiz bir gururu var: Kariye'den sonra İstanbul'da geç Bizans mozaiklerinin en iyi korunduğu yerlerden biri bu şapel. Apsiste İsa, iki yanında Meryem ve Vaftizci Yahya ile duruyor; bu mozaikler Bizans'ın son parlak sanat döneminden, Palaiologoslar devrinden. Ve buna rağmen çoğu gün neredeyse kimse gelmiyor; Sultanahmet'in kalabalığından sonra bu sessizlik insana bir hediye gibi geliyor. Şimdi bahçeden çık, doğuya dön ve Fener'e doğru yürü. Tepenin üstünde, kırmızı tuğladan bir kale gibi yükselen bir okul göreceksin.
-
3. Kırmızı Mektep ve Kanlı Kilise: Fener Yokuşunun İki Bekçisi
Balat, Firketeci Sokağı, 34087 Fatih/İstanbul, Türkiye
Dar sokağın sonunda, tepenin üstünde dikilen şu dev kırmızı tuğla yapıya bak: kuleleri, sivri pencereleri ve tepesindeki kubbesiyle bir okuldan çok bir şatoya benziyor. Haliç'ten, Eyüp'ten, hatta karşı kıyıdan bile görünüyor. Mahalleli ona kısaca Kırmızı Mektep der.
Resmî adıyla Fener Rum Lisesi; Rumların deyişiyle Milletin Büyük Okulu. Kökleri 1453'ün hemen sonrasına, patrikhanenin yanında kurulan okula kadar uzanıyor; bu yüzden şehrin en eski okullarından biri sayılır. Bugünkü bina ise 1880'lerin başında, Rum mimar Konstantinos Dimadis'in tasarımıyla, varlıklı bir Rum bankerin bağışıyla yapıldı. Yüzyıllar boyunca Osmanlı'nın tercümanları, Eflak ve Boğdan'ın beyleri, doktorlar ve din adamları bu sınıflardan çıktı.
Bugün o koca binada çok az öğrenci okuyor. Sebebi basit ve acı: Rum cemaati eriyip gitti. 1950'lerde İstanbul'da on binlerce Rum yaşıyordu. 6-7 Eylül 1955'te Rum evlerini, dükkânlarını, kiliselerini hedef alan pogromdan ve 1964'te Yunan uyruklu Rumların sınır dışı edilmesinden sonra göç hızlandı. Bugün şehirdeki Rumların sayısı birkaç bin civarında. Ama okul kapanmadı. Koridorlarında bir zamanlar yüzlerce öğrencinin sesi yankılanırken, bugün sınıflar küçük; yine de dersler sürüyor ve mezunları bu kırmızı binaya bağlılıklarını hiç kaybetmiyor.
Şimdi birkaç adım öteye, okulun hemen altındaki yüksek duvarlı küçük avluya bak. İçeride kiremit kubbeli bir Bizans kilisesi var: Moğolların Meryemi. 13. yüzyılın sonunda İmparator VIII. Mikhail'in kızı Maria tarafından kuruldu. Maria, İlhanlı hükümdarı Abaka Han'la evlendirilmiş, kocası ölünce Konstantinopolis'e dönüp bu kiliseyi yaptırmış. Moğol sarayında ona Despina Hatun denirmiş ve oradaki Hristiyanlar arasında büyük saygı görmüş. Halk ona Kanlı Kilise der; anlatılana göre 1453'te bu yokuşta çok kanlı çarpışmalar olmuş.
Ve işin en şaşırtıcı yanı şu: bu kilise, fetihten sonra hiç camiye çevrilmeden Rum cemaatinin elinde kalan tek Bizans kilisesi olarak bilinir. Geleneğe göre Fatih onu bir fermanla korumuş. Planı da sıra dışı: dört yöne yonca yaprağı gibi açılan nişleriyle şehirde eşi az bulunan bir yapı. Şimdi doğuya yürü ve yokuşu biraz tırman: Fener'in sırtında, İstanbul'un beşinci tepesinin üstünde, Yavuz Sultan Selim'in camisi seni bekliyor.
-
4. Yavuz Sultan Selim Camii: Haliç'in Üstündeki Tek Kubbe
Yavuz Sultan Selim, Yavuz Selim Caddesi, Fatih/İstanbul, Türkiye
Avlunun kapısından gir ve önünde açılan sakin, ağaçlı alana bak: büyük, tek bir kubbe, yalın bir gövde, iki ince minare ve bahçenin kenarından Haliç'e uzanan bir manzara. Sultan camilerinin çoğu kalabalıktır; bu ise sanki şehirden biraz kenara çekilmiş, düşünceli bir adam gibi.
Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tarihinin en sert padişahlarından biri. 1512'de babası II. Bayezid'i tahttan indirip yerine geçiyor ve sekiz yıllık saltanatında imparatorluğun haritasını değiştiriyor: 1514'te Çaldıran'da Safevileri, 1516 ve 1517'de Memlükleri yeniyor. Suriye, Mısır ve Hicaz Osmanlı'ya geçiyor, Kutsal Emanetler İstanbul'a geliyor. Avrupalılar ona Selim the Grim, yani asık suratlı Selim derdi; Türkçede ise Yavuz, yani yaman, gözü pek. Vezirlerini o kadar kolay idam ettirirmiş ki, eski İstanbul'da birine beddua ederken Yavuz'a vezir olasın dendiği anlatılır.
Ama madalyonun öbür yüzü de var. Bu korkutucu padişah, Farsça şiirler yazan bir şairdi. Ona atfedilen bir beyitte, aslanları pençesinde titreten kendisinin, ceylan gözlü bir sevgilinin karşısında çaresiz kaldığını söyler. Selim 1520'de ölüyor ve oğlu Kanuni Sultan Süleyman babası için bu camiyi tamamlatıyor. Selim'in türbesi caminin arkasındaki bahçede; kapısının iki yanındaki çiniler İstanbul'un en güzel erken dönem çinilerinden sayılır.
Kubbe yaklaşık yirmi dört buçuk metre çapında ve doğrudan kalın duvarların üzerine oturuyor; ne yarım kubbe var ne de ek destek. Bu yalınlık, Mimar Sinan'ın büyük döneminden hemen önceki Osmanlı mimarisinin bir özeti gibi. Ve hemen yanında, bugün park olarak kullanılan o büyük çukura dikkat et: Çukurbostan. Burası aslında beşinci yüzyıldan kalma, üstü açık devasa bir Bizans sarnıcı, Aspar Sarnıcı. Osmanlılar boşalan sarnıcı yüzyıllarca bostan olarak kullanmış, adı da oradan geliyor.
Avlunun Haliç tarafındaki kenarına git ve aşağı bak: Fener'in kiremit çatıları, kilise kubbeleri, Kırmızı Mektep, ve suyun karşısında Hasköy. Fethiye'den beri bu manzaranın içinden yürüdün, şimdi onu kuşbakışı görüyorsun. Burası şehrin en güzel ama en az bilinen seyir noktalarından biri. Şimdi kuzeye, Haliç kıyısına doğru in; basamaklar ve dik sokaklar dizlerini biraz yoracak. Aşağıda, kapısı iki yüz yıldır kapalı duran bir avlu var.
-
5. Rum Ortodoks Patrikhanesi ve Aya Yorgi: Kapalı Orta Kapı
Yavuz Sultan Selim, Dr. Sadık Ahmet Caddesi, Fener, Fatih/İstanbul, Türkiye
Yüksek duvarların arasında, yan girişin önünde dur ve gözünü ana kapıya çevir: büyük, iki kanatlı bir demir kapı. Kapalı. Ve iki yüz yıldır hiç açılmadı. Ziyaretçiler, rahipler, patrikler, herkes yandaki küçük kapıdan girip çıkıyor. Avluda çoğu zaman farklı dillerde konuşan hacılar duyarsın: Yunanca, Rusça, Rumence, Gürcüce.
Bu kapının hikâyesi 1821'de başlıyor. Mora'da Yunan isyanı patlayınca Patrik V. Grigorios, Paskalya Pazarı günü, ayinin hemen ardından bu kapının önünde idam ediliyor. Osmanlı yönetimi onu isyanı önleyememekle suçluyor. Rumlar o günden beri bu kapıyı kapalı tutuyor; onlar için bu bir yas, bir hatıra, sessiz bir tanıklık. Kapı kaynakla kapatılmış ve öyle duruyor. Grigorios'un cesedi üç gün kapıda asılı kaldı, sonra denize atıldı; Rum denizciler onu sulardan çıkarıp Odessa'ya götürdü, yaklaşık elli yıl sonra da kalıntıları Atina'ya taşındı. Ortodoks kilisesi onu aziz ilan etti.
İçeri girince küçük bir avlu ve onun dibinde Aya Yorgi Kilisesi'ni görüyorsun. Dışarıdan son derece mütevazı, bazilika planlı bir yapı; çünkü Osmanlı döneminde kiliselerin gösterişli olmasına izin verilmezdi. Patrikhane buraya 1601'de yerleşti; bugünkü kilise 18. yüzyılın başından kalma. Ama içeri adım attığında o sadelik bir anda kayboluyor: yaldızlı, oymalı bir ikonostasis, mumların titrek ışığı, tütsü kokusu.
İçeride bir sütun parçası duruyor; geleneğe göre İsa'nın kırbaçlandığı sütundan bir parça. Yanında üç azize ait emanetler ve çok eski bir patrik tahtı var ki, rivayete göre dördüncü yüzyılda yaşamış İoannis Hrisostomos'a kadar uzanıyor. Hrisostomos'un ve Nazianzoslu Grigorios'un kemikleri de 2004'te Roma'dan buraya iade edildi. Bunların ne kadarı tarih, ne kadarı inanç, karar sana kalmış... ama buraya bir mum yakmak için dünyanın öbür ucundan gelenler var.
Düşün: bu sade avlu, dünyadaki yüz milyonlarca Ortodoks Hristiyanın manevi merkezi sayılıyor ve buradaki patrik, Ortodoks patrikler arasında eşitler arasında birinci kabul ediliyor. Ama yerel cemaati birkaç bin kişiye düşmüş bir şehirde yaşıyor. Şimdi Patrikhane'den çık, sahil yoluna in ve suyun kenarından kuzeybatıya, Balat'a doğru yürü. Az ileride, parkın içinde, demirden yapılmış bir kilise var.
-
6. Sveti Stefan: Haliç'in Demir Kilisesi
Balat, Mürsel Paşa Caddesi, 34087 Fatih/İstanbul, Türkiye
Sahildeki parkın içinde, Haliç'e bakan şu kubbeli, sivri kuleli kiliseye bak. Haliç'in kıyısında, ağaçların arasında, adeta dev bir maket gibi duruyor. Uzaktan taş gibi görünüyor, değil mi? Süslü cephesi, sütunları, korniş ve kabartmalarıyla tam bir taş kilise. Ama yaklaştıkça fark ediyorsun: bu duvarlar taş değil, demir.
Sveti Stefan Bulgar Kilisesi, dünyada dökme demirden yapılmış sayılı kiliselerden biri. Parçaları Viyana'da bir fabrikada döküldü, numaralandı ve Tuna Nehri'nden Karadeniz'e, oradan da İstanbul'a gemilerle taşındı. Burada bir yapboz gibi birleştirildi ve 1898'de açıldı. Projeyi İstanbullu Ermeni mimar Hovsep Aznavur hazırladı. Kubbesi, kulesi, hatta içerideki galeriler bile metal; yapının yüzlerce ton demirden oluştuğu söylenir. Yani bir Bulgar kilisesi, Avusturya demiriyle, bir Ermeni mimarın çizimiyle, Osmanlı başkentinde. Bu cümleyi ancak İstanbul kurabilir.
Peki neden demir? En çok anlatılan sebep Haliç kıyısının yumuşak, dolgu zemini: ağır bir taş yapıyı taşıyamayacağından korkulmuş. Bir başka sebep yangın: ahşap evlerle dolu bu kıyıda her şey çok kolay yanıyordu. Bir de hız: hazır parçalar inşaatı çok kısaltıyordu. Parçalar gemilerle taşınabilecek boyutlarda tasarlanmış, her biri numaralandırılmış; İstanbul'daki ustalar da onları bir kılavuza bakarak birleştirmiş. Bu yerde daha önce, varlıklı bir Bulgar ailesinin bağışladığı bir konaktan bozma ahşap bir kilise vardı.
Kilisenin bir de siyasi hikâyesi var. 19. yüzyılda Bulgarlar, Rum Patrikhanesi'nden ayrı, kendi dillerinde ayin yapılan bir kilise istiyordu. 1870'te Sultan Abdülaziz'in fermanıyla Bulgar Eksarhlığı kuruldu ve bu kilise onun İstanbul'daki kalbi oldu. Patrikhane bu ayrılığı uzun yıllar tanımadı. Eksarhlık kendi okullarını, gazetelerini de kurdu; İstanbul, bir dönem Bulgar ulusal uyanışının da merkezlerinden biri oldu. Yani az önce çıktığın avlu ile bu demir kilise arasındaki birkaç yüz metre, bir zamanlar çok derin bir uçurumdu.
Kilise yıllar içinde paslandı, ağır yıprandı ve uzun bir restorasyondan sonra 2018'in başında yeniden açıldı; içerisi şimdi yine pırıl pırıl. Restorasyonda demir parçalar tek tek temizlendi, çürüyenler yenilendi; işi Türkiye ile Bulgaristan birlikte üstlendi. Şimdi parktan çık, ana caddeyi dikkatlice karşıya geç ve Balat'ın içine, yokuş yukarı dal. Renkli evlerin sokağına gidiyoruz.
-
7. Kiremit Caddesi ve Balat'ın Renkli Evleri
Balat, Kiremit Caddesi, 34087 Fatih/İstanbul, Türkiye
Yokuşun ortasında bir an dur ve iki yanına bak: pembe, sarı, turkuaz, nar kırmızısı boyanmış dar evler, sokağa doğru taşan cumbalar, pencerelerde saksılar, kapı önlerinde tabureler. Bir köşede birileri fotoğraf çekiyor, bir balkonda bir teyze çamaşır asıyor. Balat'a hoş geldin.
Balat adının, Yunanca saray anlamına gelen palation kelimesinden geldiği söylenir; çünkü biraz kuzeyde Bizans'ın Blakhernai Sarayı vardı. Bu yokuşlar yüzyıllarca bir mozaik gibiydi: kıyıya yakın Yahudiler, tepelerde Rumlar, aralarda Ermeniler ve Müslümanlar. Kilise çanları, sinagog duaları, ezanlar; Ladino, Rumca, Ermenice ve Türkçe aynı sokakta duyulurdu. Kıyıdaki Yahudi hastanesi Or-Ahayim, 19. yüzyılın sonunda kurulmuş bir cemaat kurumu olarak bugün hâlâ çalışıyor. Mahallenin çarşısında farklı cemaatlerden esnafın dükkânları yan yana dururdu; bayramlarda bir komşunun tatlısı ötekinin kapısına giderdi.
20. yüzyılda bu mozaik dağıldı. Yahudi aileler önce şehrin başka semtlerine, sonra 1948'den itibaren İsrail'e göç etti; Rumların çoğu 1955'ten ve 1964'ten sonra gitti. Boşalan evlere Anadolu'dan, özellikle Karadeniz'den gelen aileler yerleşti. Sokakların dili değişti; Ladino'nun ve Rumcanın yerini Karadeniz şivesi aldı. Haliç o yıllarda fabrikalarla, kirlilikle anılıyordu; Balat da yorgun, yoksul, biraz unutulmuş bir mahalleye dönüştü.
Sonra işler değişti. 1980'lerden itibaren Haliç temizlendi, kıyıdaki fabrikalar taşındı; 2000'lerde Fener ve Balat'ta tarihi evlerin bir kısmı restore edildi. Ardından diziler, fotoğrafçılar ve sosyal medya geldi; kahveciler, antikacılar, eskici dükkânları açıldı. Bu sokaklar artık hafta sonları gelin-damat çekimlerinin, moda fotoğraflarının, film ekiplerinin sahnesi. Kimine göre bu bir yeniden doğuş, kimine göre kiraların yükselip eski sakinlerin gittiği bir hikâye. İkisi de doğru... Balat'ın paradoksu da bu.
Fotoğrafını çek, ama bir an telefonunu indir ve sadece bak. Bu evlerin çoğu 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başından; bazı kapıların üstünde hâlâ eski kabartmalar, yazılar fark edebilirsin. Her biri, burada yaşayıp gitmiş başka bir ailenin imzası. Cumbaya da dikkat et: sokağa doğru taşan bu kapalı balkon eski İstanbul evinin göz bebeğidir; içeridekiler oradan sokağı görür, sokak onları pek göremezdi. Şimdi yokuştan aşağı, kuzeybatıya, Balat'ın eski Yahudi mahallesine in. Küçük bir sokağın içinde, beş yüz yılı aşkın bir sinagog saklanıyor.
-
8. Ahrida Sinagogu: Gemi Biçimli Teva
Balat, Kürkçü Çeşmesi Sokağı, 34087 Fatih/İstanbul, Türkiye
Yüksek bir duvarın ardında, sıradan bir demir kapının arkasında saklı bu yapının önünde dur. Dışarıdan neredeyse hiçbir şey belli etmiyor. İstanbul'un en eski sinagoglarından biri, belki de tam böyle sessizce yaşamayı öğrendiği için hâlâ ayakta.
Ahrida adı, bugün Kuzey Makedonya'da bulunan Ohri şehrinden geliyor. Bu sinagogu, Ohri kökenli Romaniot Yahudiler, yani Yunanca konuşan eski Bizans Yahudileri kurdu; bunun fetihten önce mi, hemen sonra mı olduğu tartışmalı. Romaniotlar Bizans'ın yüzyıllar boyunca küçük ama köklü bir parçasıydı; kendi dualarını, kendi geleneklerini sürdürürlerdi. 15. yüzyıldan beri burada bir sinagog olduğu biliniyor. Yani bu duvarların hikâyesi, İspanya'dan gelen büyük göçten bile eski.
O göç 1492'de oluyor. İspanya Kralı Ferdinand ile Kraliçe Isabella, Yahudileri ülkeden kovunca Sultan II. Bayezid onları Osmanlı topraklarına kabul ediyor. On binlerce Sefarad Yahudisi İstanbul'a, Selanik'e, İzmir'e geliyor; beraberlerinde dillerini, yani Ladino'yu, kitap basma sanatını, hekimliklerini getiriyorlar. İstanbul'daki ilk matbaayı da 1493'te Sefarad Yahudileri kuruyor ve İbranice kitaplar basıyor. Balat onların İstanbul'daki yuvalarından biri oluyor ve Ahrida da zamanla Sefarad cemaatinin sinagoguna dönüşüyor. İstanbul Yahudileri dört yüz yılı aşkın bir süre Ladino konuştu; bu dil bugün bile cemaatin en yaşlıları arasında duyulabiliyor.
İçerinin en büyüleyici parçası, salonun ortasındaki teva, yani Tevrat'ın okunduğu kürsü. Ahşaptan yapılmış ve bir geminin pruvası şeklinde. Kimine göre Nuh'un gemisini, kimine göre 1492'de Sefaradları İspanya'dan getiren gemileri simgeliyor. Hangi yorumu seçersen seç, bir kurtuluşun hatırası. Teva'nın çevresinde oturan cemaat, dua boyunca sanki aynı geminin güvertesinde yolculuk ediyor. Rivayete göre 17. yüzyılda kendini mesih ilan eden Sabetay Sevi de bir dönem bu sinagogda vaaz vermiş.
Sinagog 1992'de, Sefaradların Osmanlı'ya gelişinin beş yüzüncü yılında kapsamlı biçimde restore edildi. Balat'ın yangınları, depremleri yüzünden bina yüzyıllar içinde defalarca onarılmıştı. Bugün Balat'ta neredeyse hiç Yahudi aile kalmadı, ama cemaat burayı yaşatmaya devam ediyor; birkaç adım ötede bir başka eski sinagog, Yanbol da duruyor. İkisi, eski Balat'ın pek çok sinagogundan bugüne ulaşabilen az sayıdaki yapıdan. Şimdi sokağın sonundan kuzeye doğru yürü. Bir kilisenin avlusunda, altında şifalı bir su aktığı söylenen bir mahzen seni bekliyor.
-
9. Surp Hreşdagabet: Balat'ın Ermeni Kilisesi ve Ayazması
Balat, Kamış Sokağı, 34087 Fatih/İstanbul, Türkiye
Yüksek taş duvarın içindeki avluya gir ve önündeki sade, taş kiliseye bak. Avluda eski mezar taşları, Ermeni harfleriyle yazılmış kitabeler, birkaç ağaç. Cephe yalın; süs içeride, yaldızlı ikonalarda ve kandillerde. Balat'ın gürültüsü duvarın dışında kalıyor; içeride sadece kuşlar ve uzaktan gelen bir vapur düdüğü.
Surp Hreşdagabet, Ermenice Kutsal Başmelekler demek: Cebrail ve Mikail. Anlatılanlara göre burada önce bir Bizans kilisesi vardı; yapı 17. yüzyılda Ermeni cemaatine geçti. Bugünkü bina ise 19. yüzyılda, mahallede çıkan bir yangından sonra yeniden yapıldı. Ermeni Apostolik Kilisesi dünyanın en eski Hristiyan kiliselerinden biridir; İstanbul Ermeni Patrikliği de geleneğe göre 1461'den beri bu şehirde. Balat'ta Ermeniler yüzyıllar boyunca Rumlarla ve Yahudilerle yan yana yaşadı; zanaatkârlar, tüccarlar, kuyumcular ve mimarlar bu sokaklardan çıktı.
Kilisenin altında, birkaç basamakla inilen serin bir mahzende bir ayazma var: kutsal sayılan bir su kaynağı. Ayazma sözcüğü de Yunanca hagiasma, yani kutsanmış su kelimesinden geliyor. Anlatılanlara göre suyu şifalıdır; İstanbul'daki pek çok ayazma gibi buraya da sadece Ermeniler değil, mum yakmak, dilek tutmak için Rumlar ve Müslüman komşular da gelir. Bu şehirde inançların birbirine en çok yaklaştığı yerler, belki de bu yeraltı sularıdır. Ayazmalar İstanbul'un gizli haritası gibidir; pek çoğu bir kilisenin bodrumunda, bir bahçenin köşesinde, sessizce akar.
Bu sakin avlu, İstanbul Ermenilerinin acılı bir tarihini de hatırlatıyor. 24 Nisan 1915'te İstanbul'da yüzlerce Ermeni aydın, yazar, doktor ve din adamı tutuklanıp Anadolu'ya sürgün edildi; çoğu bir daha geri dönmedi. Ermeniler bu tarihi her yıl anıyor. Sonraki on yıllarda cemaat küçüldü, ama İstanbul'da hâlâ onlarca Ermeni kilisesi, okulu ve vakfı yaşıyor; Türkiye'deki Ermenilerin büyük çoğunluğu da bu şehirde.
Bu yürüyüşte şimdiye kadar bir Bizans manastırını, bir patrikhaneyi, bir Bulgar kilisesini, bir sinagogu ve iki sultan camisini gördün; şimdi de bir Ermeni ayazmasındasın. Birkaç kilometrelik bir yokuş ağında, birbirinden farklı beş cemaatin dünyası. Haliç'ten esen rüzgâr burada hafifçe tuzlu, avludaki ağaçlar yaşlı ve sessiz. Şimdi kiliseden çık ve kuzeybatıya, kara surlarının Haliç'e indiği köşeye doğru yürü. Son durağımız, Bizans'ın en kutsal saydığı su kaynağı.
-
10. Vlaherna Meryem Ana Ayazması: Şehri Koruyan Su
Ayvansaray, 34087 Fatih/İstanbul, Türkiye
Ayvansaray'ın sessiz sokaklarından birinde bahçe kapısından içeri gir: önünde ağaçlı, bakımlı bir avlu ve onun dibinde küçük, sade bir kilise. İçeride, mermer bir haznenin içinde su akıyor. Bu küçük yapı, bin beş yüz yıl önce Konstantinopolis'in en kutsal yerlerinden birinin durduğu noktada.
Beşinci yüzyılın ortasında İmparatoriçe Pulkheria burada, şehrin kuzeybatı köşesinde, Meryem'e adanmış büyük bir kilise yaptırıyor. Kısa süre sonra İmparator I. Leon yanına özel bir şapel ekliyor ve oraya Konstantinopolis'in en değerli emanetlerinden birini koyuyor: Meryem'in örtüsü. Blakhernai artık bütün şehrin manevi kalkanı sayılıyor. Bizans kaynakları bu kilisenin altın ve mozaiklerle dolu olduğunu anlatır. Rivayete göre her cuma akşamı ikonanın önündeki örtü kendiliğinden kalkardı; Bizanslılar buna olağan mucize derdi.
626 yazında Avarlar ve Persler Konstantinopolis'i kuşatıyor; imparator Herakleios şehirde değil, uzaklarda savaşıyor. Patrik Sergios, Meryem ikonasını surlar boyunca dolaştırıyor ve kuşatma başarısız oluyor. Şehir bu kurtuluşu Meryem'e borçlu olduğuna inanıyor; Ortodoks kilisesinin en ünlü ilahilerinden Akathistos, gelenekte bu zaferle birleştiriliyor. 860'ta Rus gemileri şehrin önüne geldiğinde de, rivayete göre Meryem'in örtüsü denize daldırılıyor, bir fırtına kopuyor ve gemiler dağılıyor.
Sonraki yüzyıllarda imparatorlar Büyük Saray'dan bu köşeye, Blakhernai Sarayı'na taşınıyor; Bizans'ın son sarayı burası. Büyük kilise ise 1434'te bir yangında yok oluyor, fetihten on dokuz yıl önce. Bu köşe hep tehlikedeydi: 1204'te Haçlılar Haliç tarafından, bu surların önünden saldırdı; 1453'te de buradaki surlar en çok zorlanan yerlerden biriydi. Bugünkü küçük kilise 19. yüzyılda, eski kutsal kaynağın üstüne yapıldı. Geriye kalan tek şey su... ve o su, yüzyıllardır akmaya devam ediyor.
Bugün Kariye'nin mozaiklerinden başladın; Patrikhane'nin kapalı kapısının, demir kilisenin, gemi biçimli tevanın ve Ermeni ayazmasının önünden geçtin. Ve en sona, hepsinden eski olan bu suya geldin. Bu suyu avucuna alanlar, bin beş yüz yıllık bir geleneğin son halkası oluyor. İstanbul'da inançlar değişti, adlar, sınırlar, kubbeler, cemaatler değişti; ama insanların bir mum yakıp bir yudum suyla dilek tutma ihtiyacı hiç değişmedi. Yürüyüşümüz burada bitiyor. Haliç kıyısı birkaç adım ötede; dönüşte suyun kenarından şehre doğru bakmayı unutma.