Galata ve Pera: Köprüden İstiklal'e İstanbul'un Saklı Hikâyeleri

Karaköy'ün yeraltı camisinden Kamondo Merdivenleri'ne, Galata Kulesi'nden Pera Palas'a ve Çiçek Pasajı'na: Cenevizlilerin, bankerlerin, dervişlerin ve sürgünlerin İstanbul'u

Istanbul · 12 stops · 35 min audio · Generated

  1. 1. Galata Köprüsü: Oltalar, Martılar ve Leonardo'nun Hayali

    Galata Köprüsü, Karaköy, 34420 Beyoğlu/İstanbul, Türkiye

    Köprünün ortasında dur ve korkuluğa yaslan; yanında sıra sıra oltalar, kovalarda çırpınan küçük balıklar, tepende de bitmek bilmeyen bir martı pazarlığı var. Bir yanında Haliç'in sakin suları, öbür yanında Boğaz'ın açıldığı yer, karşında da yamaca tırmanan Galata ve en tepede o külahlı taş kule. Bugün tam olarak o yokuşu çıkacağız, ama acele etme... önce köprüyü bir dinle.

    Ayağının altındaki köprü aslında yeni sayılır, 1994'te açıldı. Ama bu noktada köprü hayali çok daha eski. 1502'de Sultan II. Bayezid'e İtalya'dan bir mektup geldi; mektubu yazan adam Haliç'in üzerine tek kemerli, dev bir taş köprü yapmayı öneriyordu. Adı Leonardo da Vinci'ydi. Proje hiç yapılmadı. Leonardo'nun eskizi ise beş yüz yıl sonra Norveç'te küçük bir yaya köprüsüne ilham oldu. Yani İstanbul'un hiç yapılmamış en ünlü köprüsü, bugün bir İskandinav kasabasında duruyor.

    Haliç'in iki yakası arasındaki ilk kalıcı köprü ancak 1845'te, Sultan Abdülmecid'in annesi Bezmiâlem Valide Sultan'ın desteğiyle kuruldu ve İstanbullular ona Cisr-i Cedid, yani Yeni Köprü dedi. Ardından başka köprüler geldi. Bunların en çok sevileni, 1912'de bir Alman firmasına yaptırılan yüzer köprüydü; seksen yıl boyunca şehir onun üstünde yürüdü, altındaki çay ocaklarında oturdu, vapurlar onun yanına yanaştı. 1992'de çıkan bir yangında ağır hasar gördü ve parçaları Haliç'in yukarılarına çekildi. Eski siyah beyaz İstanbul fotoğraflarında gördüğün köprü bu değil, onun ağabeyi.

    Şimdi oltacılara bir bak. Bazıları yıllardır aynı demir korkuluğun aynı köşesinde duruyor ve onlara bugün ne vurduğunu sorarsan sana mevsimi, rüzgârı, akıntıyı uzun uzun anlatırlar. Lüferin, istavritin, hamsinin geldiği günleri bu köprüde herkes bilir; balık haberi buradan bütün şehre yayılır. Köprünün alt katı ise bambaşka bir dünya: balık ekmek kokusu, garsonların seslenişi, vapur düdükleri ve suya vuran akşam ışığı... İstanbul'un en kalabalık sahnelerinden biri.

    Bir de küçük bir sır: Galata isminin nereden geldiğini kimse kesin olarak bilmiyor. Kimisi onu Yunanca süt kelimesine, eskiden buralarda otlayan sürülere ve sütçülere bağlar; kimisi Galatlara, yani bir zamanlar Anadolu'ya kadar gelmiş Kelt kavimlerine. İstanbul böyledir, bir semtin adı bile tartışmalıdır. Hadi şimdi köprünün Karaköy ucuna yürü, sola dön ve hırdavatçılarla dolu Perşembe Pazarı sokaklarına dal; orada minaresi bir çan kulesine benzeyen bir cami seni bekliyor.

  2. 2. Arap Camii: Çan Kulesinden Minareye

    Arap Cami Mahallesi, Galata Mahkemesi Sokağı, 34420 Beyoğlu/İstanbul, Türkiye

    Vida, menteşe ve halat satan dükkânların arasından geçip avluya girdiğinde başını kaldır ve minareye bak. Kare gövdeli, taş, tepesinde sivri bir külah... Bir minareden çok bir İtalyan kasabasının çan kulesine benziyor. Çünkü tam olarak öyleydi.

    Bu yapı 14. yüzyılın ilk yarısında, Galata'nın Cenevizlilere ait olduğu yıllarda, Dominiken rahipleri tarafından bir kilise olarak inşa edildi. O dönemde Galata surlarla çevrili, kendi yöneticisi, kendi limanı, kendi çanları olan küçük bir İtalyan kentiydi. Haliç'in karşı yakasındaki Bizans başkentiyle ticaret yapan, ama ona pek de güvenmeyen bir koloni. Bu kilise de o koloninin en büyük Latin kiliselerinden biriydi ve Gotik kemerleri hâlâ duvarlarda seçilebiliyor.

    1453'te Konstantinopolis düştüğünde Galata savaşmadan teslim oldu ve Fatih Sultan Mehmed'den bir ahitname aldı; evler, dükkânlar ve mallar güvence altına alındı. Ama bu büyük kilise kısa süre sonra camiye çevrildi. Bugünkü adı ise daha sonra geldi. 1492'den sonra İspanya'dan sürülen Endülüslü Müslümanların bir kısmı İstanbul'a sığındı, Galata'ya yerleşti ve bu camiyi kendi cemaat yeri yaptı. İstanbullular onlara Arap dedi... ve cami de Arap Camii oldu. Endülüslüler yanlarında yalnızca dualarını değil, zanaatlarını, yemeklerini ve bir daha göremeyecekleri bir memleketin hatırasını da getirdiler. O yıllarda Galata'nın dar sokaklarında İspanyolca, Ladino, Rumca, Ermenice, İtalyanca ve Türkçe aynı anda konuşuluyordu.

    Bir de efsane var. Rivayete göre burada, 8. yüzyılın başında İstanbul'u kuşatan Emevi ordusunun komutanı Mesleme'nin yaptırdığı bir mescit bulunuyordu. Tarihçiler bu hikâyeye mesafeli durur, çünkü onu doğrulayan bir belge yok. Ama İstanbul'da hikâyeler belgelerden uzun yaşar ve cami bugün de bu efsaneyle birlikte anılır. 20. yüzyılın başındaki onarımlarda döşemenin altından Cenevizli ailelere ait, armalı ve Latince yazılı mezar taşları çıktı; bir kısmı müzeye taşındı.

    Bir düşün: aynı duvarların içinde önce Latince ilahiler, sonra Endülüs aksanlı dualar, şimdi de Karaköy esnafının öğle namazı. Avludaki şadırvanın yanında çay içen hırdavat ustaları, bu katmanların hepsiyle her gün yan yana yaşıyor. Şimdi yokuştan aşağı, Karaköy'e doğru in, Tersane Caddesi'ni takip et ve vapur iskelesinin arka sokaklarına geç; orada bir caminin kapısı yerin altına açılıyor.

  3. 3. Yeraltı Camii: Haliç Zincirinin Bekçisi

    Kemankeş Karamustafa Paşa Mahallesi, Kemankeş Caddesi, 34420 Beyoğlu/İstanbul, Türkiye

    Kapıdan girip birkaç basamak indiğinde, gözlerinin loşluğa alışmasını bekle. Önünde sıra sıra kalın taş ayakların taşıdığı alçak tonozlar, yere serilmiş halılar, sarı ışıklı lambalar ve şehrin gürültüsünün birden kesildiği bir sessizlik var. Burası bir cami, ama tavan başının hemen üstünde... Bir mahzenin içinde namaz kılınıyor. Sesini alçalt, yavaşça ilerle ve bir an tavana bak; taşların arasındaki eski harç izleri yüzyılları sayıyor gibi.

    Bu kalın taş ayaklar Bizans'tan kalma. Pek çok tarihçiye göre burası, Bizanslıların Kastellion dediği Galata Hisarı'nın alt katıydı. Neden bu kadar önemli? Çünkü kuşatma zamanlarında Haliç'in ağzına dev bir demir zincir gerilirdi ve zincirin bir ucu bu kıyıdaki kaleye bağlanırdı. Düşman gemileri Haliç'e giremesin diye... Şehrin en eski güvenlik sisteminin bir ucu, muhtemelen tam şu an bastığın yerdeydi.

    1453 baharında o zincir yine gerildi ve Osmanlı donanması gerçekten de geçemedi. Fatih Sultan Mehmed'in çözümü ise tarih kitaplarına girdi: Gemileri yağlanmış kızaklar üzerinde, Galata'nın arkasındaki tepelerden karadan yürüttü ve Haliç'e indirdi. 22 Nisan sabahı Bizanslılar uyandığında, zincirin iç tarafında, kendi limanlarında Osmanlı gemilerini gördü. Bu hamle kuşatmanın seyrini değiştirdi; Bizans artık surlarını Haliç tarafında da savunmak zorundaydı ve zaten az olan askerlerini daha da inceltti. Beş hafta kadar sonra, 29 Mayıs'ta şehir düştü. O zincirin parçaları bugün hâlâ duruyor; bir kısmı İstanbul'daki müzelerde sergileniyor.

    Mahzen, Osmanlı döneminde uzun süre depo olarak kullanıldı ve ancak 18. yüzyılın ortalarında camiye çevrildi. İçeride iki türbe var. Rivayete göre burada yatanlar, 7. yüzyıldaki Arap kuşatmaları sırasında şehit düşen iki sahabe, Ebu Süfyan ve Amiri Vehbi. Tarihçiler bu rivayeti ihtiyatla karşılar. Ama türbenin önünde sessizce dua eden insanları görünce, bu sorunun burada pek kimseyi ilgilendirmediğini anlarsın.

    Bir düşün: üstünde Karaköy'ün balıkçıları, kafeleri, vapur kuyrukları ve korna sesleri; altında ise bir Bizans kalesinin karanlık mahzeninde secdeye varan insanlar. Bu şehir katman katman yaşıyor ve en ilginç katmanlar çoğu zaman göz hizasının altında. Şimdi gün ışığına çık, köprüye doğru biraz geri yürü ve sağdaki Bankalar Caddesi'ne sap. Hazır ol, çünkü yol buradan itibaren tırmanmaya başlıyor.

  4. 4. Kamondo Merdivenleri ve Bankalar Caddesi

    Bankalar Caddesi, Arap Cami Mahallesi, 34420 Beyoğlu/İstanbul, Türkiye

    Şu kıvrım kıvrım yükselen taş basamaklara bak: iki kol halinde tırmanıyor, her dönemeçte birbirine yaklaşıp yeniden ayrılıyor, sanki taştan bir dans figürü. Kamondo Merdivenleri, İstanbul'un belki de en çok fotoğraflanan merdivenleri. Ama çıkmadan önce bir an arkanı dön ve caddeye bak.

    Burası Bankalar Caddesi, eski adıyla Voyvoda Caddesi. 19. yüzyılın sonunda Osmanlı İmparatorluğu'nun parası bu caddeden akıyordu. Hemen yandaki görkemli bina Osmanlı Bankası'nın genel merkeziydi; mimarı Alexandre Vallaury'ydi ve bina bugün bir kültür merkezi olarak yaşıyor. Cadde boyunca Rum, Ermeni, Yahudi ve Levanten bankerlerin büroları sıralanırdı. 1875'te Osmanlı devleti borçlarını ödeyemez duruma düştüğünde, bu krizin en derinden hissedildiği yer de bu caddeydi. Galata o yıllarda imparatorluğun Wall Street'iydi... ve bu merdivenleri de o bankerlerden biri yaptırdı.

    Abraham Salomon Kamondo, İstanbullu Yahudi bir bankerdi ve 19. yüzyılda imparatorluğun en güçlü finansçılarından biri oldu. Merdivenler 1870'lerde yapıldı. Rivayete göre Kamondo, ailesinin evinden Bankalar Caddesi'ne inen kestirme bir yol istiyordu. Kesin olan şu ki Kamondo 1873'te Paris'te öldüğünde, vasiyeti üzerine cenazesi İstanbul'a getirildi ve Hasköy'e gömüldü. Ailenin Paris'e yerleşen kolunun hikâyesi ise acı bitti: Nissim de Camondo Birinci Dünya Savaşı'nda pilot olarak öldü, kız kardeşi Béatrice ve ailesi Auschwitz'de hayatını kaybetti.

    Merdivenlerin dünya çapındaki şöhreti ise bir fotoğraftan geldi. 1960'larda Fransız fotoğrafçı Henri Cartier-Bresson buradan, kıvrılan basamakları ve gölgeleri tek bir karede toplayan bir fotoğraf çekti ve o kare merdivenleri dünyaya tanıttı. Korkuluklardaki yumuşak kavislere de dikkat et. O çizgiler, Avrupa'da yükselen yeni süsleme zevkinin İstanbul'a ne kadar erken ulaştığının küçük ama zarif bir kanıtı.

    Şimdi merdivenleri çık, ama acele etme; her dönemeçte durup aşağıya bak, Bankalar Caddesi'nin çatılarını ve ötede Haliç'in suyunu göreceksin. Bu tırmanış Galata'nın karakterini çok iyi anlatır: aşağıda para ve liman, yukarıda evler, kiliseler ve sinagoglar. Fotoğrafçıların çoğu o ünlü kareyi yakalamak için tam tepedeki dönemeçte durur; sen de bir dene. Merdivenlerin bittiği yerden dar sokakları takip ederek yokuş yukarı devam et. Birkaç dakika içinde tepende, bütün bu yürüyüşün sembolü olan o taş kule belirecek.

  5. 5. Galata Kulesi: Cenevizlilerin İsa Kulesi

    Bereketzade Mahallesi, Galata Kulesi Sokağı, 34421 Beyoğlu/İstanbul, Türkiye

    Meydana çıktığında boynunu geriye at: karşında kalın taş gövdesi ve sivri külahıyla Galata Kulesi yükseliyor. Etrafında simitçiler, sokak müzisyenleri, kuyrukta bekleyen kalabalık ve kulenin dibinde güneşlenen bir kedi... İstanbul'un belki de en çok kartpostala girmiş binası, şimdi tam önünde. Buraya kadar çıkarken yokuşun nasıl dikleştiğini fark ettin mi? Galata, adım adım tırmanılan bir semttir.

    Kule 1348'de, Galata'yı yöneten Cenevizliler tarafından yapıldı ve onlar ona Christea Turris, yani İsa Kulesi adını verdiler. Koloninin surlarının en yüksek noktasıydı; buradan hem Haliç'i hem Boğaz'ı, hem de karşıdaki Bizans başkentini gözetleyebiliyorlardı. Cenevizliler kuleyi bir gözetleme yeri olduğu kadar bir gövde gösterisi olarak da yükselttiler: karşı kıyıdaki imparatora, burada başka bir gücün yaşadığını her gün hatırlatmak için. Bugün altmış metreyi aşan boyuyla semtin hemen her köşesinden görünüyor. Galata surlarının çoğu ise 19. yüzyılda, şehir büyürken yıkıldı; kule, kaybolmuş bir kentin tek başına ayakta kalan nöbetçisi gibi.

    Şimdi en sevdiğim hikâye. Evliya Çelebi'nin anlattığına göre, 17. yüzyılda, IV. Murad döneminde Hezârfen Ahmed Çelebi adında bir bilgin kollarına kanatlar taktı, bu kulenin tepesinden atladı ve rüzgârla süzülerek Boğaz'ı geçip Üsküdar'da Doğancılar'a indi. Padişah önce ona bir kese altın verdi, sonra böyle bir adamın tehlikeli olabileceğini düşünüp onu Cezayir'e sürdü. Gerçek mi? Bunu yalnızca Evliya anlatıyor ve Evliya iyi bir hikâyeyi hiç kaçırmazdı. Ama İstanbullular bu uçuşa inanmayı her zaman sevdi.

    Osmanlı döneminde kulenin asıl görevi yangın gözetlemekti. Ahşap evlerle dolu bir şehirde yangın en büyük düşmandı; tepedeki bekçi dumanı görünce haber verir, mahalleler ayağa kalkardı. Kule de birkaç kez yandı, fırtınalarda hasar gördü, külahını kaybetti ve yeniden onarıldı. Bugünkü sivri külah 1960'lardaki restorasyonda geri geldi; arada uzun bir dönem kulenin tepesi oldukça farklı görünüyordu. Eski fotoğraflarda onu tanımakta zorlanırsan şaşırma.

    Bir ipucu: yukarı çıkmasan bile kulenin etrafında bir tur at ve gövdeye yakından bak; taşların arasında farklı yüzyılların onarım izleri, adeta bir yara haritası gibi görülüyor. Şimdi kuzeye, Galip Dede Caddesi'ne doğru yürü. Yokuş biraz dik, ama sağlı sollu dizilen müzik aleti dükkânlarına bakarak çıkarsan fark etmezsin bile. Bir sonraki durağımızda müzik zaten bambaşka bir anlam kazanıyor.

  6. 6. Galata Mevlevihanesi: Şeyh Galip'in Bahçesi

    Şahkulu Mahallesi, Galip Dede Caddesi No:15, 34421 Beyoğlu/İstanbul, Türkiye

    Galip Dede Caddesi'nin gürültüsünden kapıdan içeri adım attığın anda her şey değişiyor: yaşlı ağaçlar, hafifçe eğilmiş mezar taşları, tepesi taştan külahlarla süslü sütunlar, bir şadırvan ve kuş sesleri. Biraz önce gitar ve bağlama satan dükkânların önündeydin; şimdi bir dergâhın bahçesindesin. Yavaşla, burada herkes yavaşlar.

    Burası 1491'de, II. Bayezid döneminde kuruldu ve İstanbul'un ilk Mevlevihanesi oldu. Mevleviler, Mevlana Celaleddin Rumi'nin yolundan giden dervişlerdi; ney ve kudüm eşliğinde, beyaz tennureleriyle kendi etraflarında dönerek sema ederlerdi. Mezar taşlarının tepesindeki o uzun külahlara dikkat et: o külah, yani sikke, bir Mevlevi dervişini gösterir. Taş, sahibinin hayatta hangi yolda yürüdüğünü sana sessizce söyler. Sema rastgele bir dans değildir; her hareketin bir anlamı, her bölümün bir adı vardır ve tören çoğu zaman neyin uzun, yalnız bir taksimiyle başlar.

    Bahçedeki türbede, bu caddeye adını veren adam yatıyor: Şeyh Galip. 18. yüzyılın sonunda buranın şeyhiydi ve divan şiirinin son büyük ustası sayılır. Daha yirmili yaşlarındayken Hüsn ü Aşk adlı mesnevisini yazdı; Güzellik ile Aşk'ın uzun ve imkânsız bir yolculuğunun hikâyesi. Çağdaşı Sultan III. Selim de Mevleviliğe gönül vermiş bir besteciydi ve semahanenin yenilenmesini destekledi. Bir sultan ve bir şair, aynı semanın etrafında buluşmuştu.

    Hazîrede başka sürprizler de var. Burada, Türkçe kitap basan ilk Osmanlı matbaasını 1727'de kuran İbrahim Müteferrika yatıyor. Biraz ötede ise bir Fransız kontu: Bonneval Kontu, Osmanlı hizmetine girip Müslüman olmuş ve Humbaracı Ahmed Paşa adıyla humbaracı ocağını yeniden örgütlemiş bir maceraperest. Müteferrika'nın matbaasından çıkan ilk kitap, 1729'da basılan büyük bir sözlüktü, Vankulu Lügati. Bir matbaacı, Müslüman olmuş bir Fransız kont ve bir derviş şair... Galata'nın bütün renkleri, tek bir bahçede yan yana.

    1925'te tekke ve zaviyeleri kapatan kanunla Mevlevihane de kapandı ve semahane uzun yıllar sessiz kaldı. Bugün müze olarak ziyaret edilebiliyor ve belirli zamanlarda yeniden sema töreni düzenleniyor. Semada derviş sağ elini göğe açar, sol elini yere çevirir: aldığını verir, kendinde tutmaz. Bahçeden çıkınca yokuşu birkaç adım daha tırman; caddenin tepesinde, Avrupa'nın en eski yeraltı hatlarından birinin istasyonu seni bekliyor.

  7. 7. Tünel ve Nostaljik Tramvay

    Tünel Meydanı, Asmalı Mescit Mahallesi, 34433 Beyoğlu/İstanbul, Türkiye

    Küçük meydanda dur ve kulak ver: bir yanda kırmızı beyaz nostaljik tramvayın çan sesi, öbür yanda yerin altından gelen hafif bir uğultu. O uğultu Tünel'den geliyor. Karaköy'den buraya, az önce senin ter dökerek çıktığın yokuşun altından, 1875'ten beri yolcu taşıyan küçük bir tren.

    Tünel 1875'in Ocak ayında açıldı ve Londra'daki metrodan sonra dünyanın en eski yeraltı demiryollarından biri sayılır. Uzunluğu beş yüz metreyi biraz geçer, yalnızca iki istasyonu vardır ve yolculuk birkaç dakika sürer. Kısa mı? Evet. Ama 19. yüzyılda Galata'daki bankalarla Pera'daki evler ve elçilikler arasında her gün inip çıkan tüccarlar için bu birkaç dakika, Yüksekkaldırım'ın dik yokuşundan kurtulmak demekti. Kravatlı, ceketli, terli bir kalabalığın kurtuluşu. Vagonlar ve raylar zamanla elbette yenilendi, ama hat bugün de aynı güzergâhta, aynı eğimle çalışıyor.

    Projeyi Fransız mühendis Eugène-Henri Gavand hazırladı. Anlatılana göre fikir aklına İstanbul'a geldiğinde, o yokuşu her gün tırmanmak zorunda kalan kalabalığı görünce gelmişti. Bir de sevimli bir rivayet var: Açılışın ilk günlerinde İstanbullular yerin altına girmekten çekinmiş, bu yüzden ilk seferlerde önce yük ve hayvan taşınmış. Doğru mu, kesin bilmiyoruz. Ama yerin altında trene binmenin o günlerde ne kadar tuhaf ve ürkütücü bir fikir olduğunu çok iyi anlatıyor.

    Şimdi tramvaya bak. İstanbul'da elektrikli tramvay 1914'te çalışmaya başladı ve Avrupa yakasındaki hatlar 1960'ların başında kaldırıldı. Bugün gördüğün nostaljik tramvay 1990'da geri geldi; Tünel ile Taksim arasında, kalabalığın içinden yavaşça, çanını çalarak ilerliyor. Güzergâhı İstiklal'i baştan sona kat eder: Tünel'den çıkar, Galatasaray'dan geçer ve Taksim Meydanı'nda biter; senin yürüyerek aldığın yolu o da neredeyse aynı sürede alır. Mahallenin çocukları eskiden olduğu gibi bugün de arkasına tutunmaya çalışır, vatman kızar, onlar güler. Eski İstanbul filmlerinin arka planındaki o ses, işte bu çan sesi.

    Meydanın kenarında kemerli avlusuyla Narmanlı Han'ı görebilirsin; 19. yüzyılda Rus elçiliği olarak kullanılan bu bina, sonra yazarlara ve ressamlara ev oldu. Pera'nın her taşı birden fazla hayat yaşamış. İstiklal'e şimdilik girme, onu biraz sonraya saklayalım. Sola, Meşrutiyet Caddesi'ne doğru yürü; birkaç dakika sonra Doğu Ekspresi yolcuları için yapılmış o efsanevi otelin önünde olacaksın.

  8. 8. Pera Palas: Doğu Ekspresi'nin Oteli

    Meşrutiyet Caddesi No:52, Tepebaşı, 34430 Beyoğlu/İstanbul, Türkiye

    Meşrutiyet Caddesi'nin kenarında, Haliç'e bakan yamaçta duran bu taş cepheye bak: yüksek pencereler, demir işlemeli balkonlar, kapıda üniformalı bir görevli. Pera Palas, 1892'den beri burada. Yokuşun bu tarafına Tepebaşı denir; adını Haliç'e bakan bu tepenin başından alır. İçeri girmesen bile, bu kapının önünden geçen hikâyeler kalın bir romanı rahatça doldurur.

    Otel, Paris'ten İstanbul'a uzanan Doğu Ekspresi'ni işleten Uluslararası Yataklı Vagonlar Şirketi'nin yolcuları için yapıldı. Mimarı yine Alexandre Vallaury'ydi, yani Bankalar Caddesi'ndeki Osmanlı Bankası'nı tasarlayan adam. Yolcular Sirkeci'de trenden iner, Haliç'i geçer ve buraya, Avrupa konforu vaat eden bir otele yerleşirdi. Pera o yıllarda elçiliklerin, Levanten ailelerin, tiyatroların ve pastanelerin semtiydi; Avrupa'dan gelen bir yolcu burada kendini hem yabancı hem de evinde hissedebilirdi. Anlatılana göre otelin asansörü şehrin ilk elektrikli asansörüydü; o zamanlar başlı başına bir gösteri, misafirler sırf binmek için sıraya girerdi.

    Ve tabii Agatha Christie. 411 numaralı odada kaldığı ve Doğu Ekspresi'nde Cinayet'i burada yazdığı anlatılır. Christie'nin İstanbul'a geldiği ve Doğu Ekspresi'yle yolculuk ettiği biliniyor; romanı tam olarak bu odada yazıp yazmadığı ise hâlâ tartışmalı. Ama efsane o kadar sevildi ki 411 numaralı oda bugün hâlâ onun adıyla anılıyor. Bazen bir şehir, bir yazara kendi hikâyesini hediye eder.

    Otelin daha az bilinen, karanlık bir günü de var. Mart 1941'de, İkinci Dünya Savaşı sürerken, Balkanlar'dan gelen bir İngiliz diplomatik heyetinin bavullarından birine saklanmış bomba lobide patladı ve birkaç kişi hayatını kaybetti. Türkiye savaşın dışında kalmaya çalışıyordu, ama savaşın gölgesi bu lobiye kadar girmişti. Pera o yıllarda casuslarla, mültecilerle ve tarafsız bir ülkenin bütün gerilimiyle doluydu. Savaş yıllarının İstanbul'u bugün hâlâ casus romanlarının en sevdiği sahnelerden biri ve bu lobi o sahnenin vazgeçilmez dekoru. Otelin kadife koltukları her şeyi duymuştu.

    Bir de 101 numaralı oda var: Mustafa Kemal Atatürk'ün İstanbul'a geldiğinde kaldığı oda, bugün eşyalarıyla küçük bir müze gibi korunuyor. Otel uzun bir restorasyondan sonra 2010'da yeniden açıldı ve o eski ihtişamı geri kazandı. Şimdi aynı cadde boyunca birkaç adım ilerle ve karşı kaldırımda, köşeyi saran zarif cepheye bak. İçeride bir kaplumbağa terbiyecisi seni bekliyor.

  9. 9. Pera Müzesi: Kaplumbağa Terbiyecisi

    Meşrutiyet Caddesi No:65, Tepebaşı, 34430 Beyoğlu/İstanbul, Türkiye

    Karşında köşeyi saran, pencereleri sıra sıra dizilmiş zarif bir cephe var. Eskiden Bristol Oteli olan bu bina, 2005'ten beri Pera Müzesi. Girişteki afişlere bakarak bile buranın İstanbul'un en sevilen sanat adreslerinden biri olduğunu anlarsın. Köşedeki yuvarlatılmış hatta dikkat et; bina böylece caddenin iki yönüne birden açılıyor. Ama bu durakta seni asıl bir tablo ilgilendiriyor.

    Kaplumbağa Terbiyecisi. Osman Hamdi Bey'in 1906'da yaptığı bu resimde, uzun kırmızı bir cübbe giymiş, yaşlıca bir adam görürsün. Üzerinde müzik aletleri asılı, elleri arkasında; önünde yerde, yaprakları kemiren kaplumbağalar var. Adam onlara bir şey öğretmeye çalışıyor... ve kaplumbağalar hiç oralı değil. Arkada, çinili pencereleriyle Bursa'daki Yeşil Cami'nin üst katını andıran bir mekân yükseliyor.

    Peki ressam kim? Osman Hamdi Bey yalnızca ressam değildi; arkeologdu, müzeciydi, Sultanahmet'teki Arkeoloji Müzesi'nin kurucusuydu. Gençliğinde Paris'te hukuk okumaya gitmiş, ama orada Jean-Léon Gérôme gibi ustaların çevresinde resme yönelmişti. Resimdeki yaşlı adamın yüzü için de kendisini model aldığı düşünülür. Birçok sanat tarihçisi tabloyu ince bir hiciv olarak okur: reformları ağır ilerleyen bir imparatorlukta, sabırla bir şey öğretmeye çalışan aydının çaresizliği. Kaplumbağalar yavaş, adam inatçı... ve zaman akıp gidiyor.

    2004'te tablo satışa çıktığında Türkiye'de manşet oldu ve Suna ve İnan Kıraç Vakfı tarafından satın alındı; o güne kadar bir Türk ressamının eserine ödenmiş en yüksek fiyatlardan biriydi. Ertesi yıl müze açılınca resim halkla buluştu. Bina da kendi hikâyesini taşıyor: 19. yüzyılın sonunda otel olarak açılmış, müzeye dönüştürülürken cephesi korunmuş, içi ise baştan yenilenmişti. Müzede bunun dışında Kütahya çinileri, Anadolu'nun ağırlık ve ölçü aletleri ve Osmanlı İstanbul'unu resmeden Avrupalı ressamların tabloları da var. Elçiler, kabul törenleri, kahvehaneler... şehrin yabancı gözlerle görünüşü.

    Küçük bir not: bu tablonun iki versiyonu var; Osman Hamdi aynı konuyu bir yıl sonra bir kez daha resmetti. Belki de ressam kendi kaplumbağalarına bile tam söz geçirememişti. Şimdi müzenin yanındaki sokaklardan birine sapıp İstiklal Caddesi'ne çık, sola dön ve kalabalığa karış. Birkaç adım sonra, caddenin kenarında kırmızı tuğlalı, sivri kemerli bir cephe göreceksin.

  10. 10. Sent Antuan Kilisesi: İstiklal'in Gotik Sürprizi

    İstiklal Caddesi No:171, Asmalı Mescit Mahallesi, 34433 Beyoğlu/İstanbul, Türkiye

    Caddenin akışı içinde birden bir avlu açılıyor: kırmızı tuğla, sivri kemerler, ince sütunlar ve göğe uzanan bir cephe. Pasajların, dükkânların ve simitçilerin arasında, sanki Venedik'ten kopup gelmiş bir kilise. Avluya adım at; İstiklal'in uğultusu bir anda geride kalır.

    Sent Antuan, İstanbul'un en büyük Katolik kilisesi ve Fransiskenlere ait. Cemaatin Pera'daki geçmişi çok daha eskiye uzanır, ama gördüğün bina 1906 ile 1912 arasında yapıldı. Mimarı İstanbul doğumlu İtalyan Giulio Mongeri'ydi; aynı mimar Cumhuriyet'in ilk yıllarında Ankara'da önemli banka binaları da tasarladı. Kırmızı tuğla ve sivri kemerler, İtalyan Gotiğine açık bir selam. Bir İstanbullu İtalyan'ın, doğduğu şehre hediyesi gibi. Caddeden girdiğin kemerli kapı, sağlı sollu iki apartman binasının arasından açılıyor; bu binaların kira gelirinin kiliseye destek olması düşünülmüştü.

    Avludaki heykele bak: yuvarlak yüzlü, gülümseyen bir din adamı. Bu, Angelo Roncalli. 1935'ten 1944'e kadar Vatikan'ın Türkiye'deki temsilcisi olarak İstanbul'da yaşadı ve bu kilisede vaaz verdi. Türkçe öğrenmeye çalıştı, bazı duaların Türkçe okunmasını destekledi. 1958'de Papa seçildi ve XXIII. Ioannes adını aldı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Avrupa'dan kaçan Yahudi mültecilere yardım ettiği de bilinir. İstanbullular onu uzun yıllar boyunca Türk dostu Papa diye andı.

    En sevdiğim ayrıntı ise şu: Sent Antuan'a yalnızca Katolikler gelmez. Özellikle salı günleri, Aziz Antuan'a ayrılmış günde, mum yakmak ve dilek dilemek için gelen Müslüman İstanbullulara da rastlarsın. Kimi kayıp bir şeyi bulmak için gelir, kimi bir sınav için, kimi de sadece biraz huzur için. Heykelin önünde titreyen mumlar ve katlanmış küçük dilek kâğıtları, bu şehrin inançlar arasında ne kadar rahat gezinebildiğini gösterir. Aziz Antuan, Katolik geleneğinde kayıp eşyaların koruyucusudur... ve bu şehirde kaybolan şeyler hiç eksik olmaz.

    Bu kilise, Pera'nın bir zamanlar ne kadar çok dilli ve çok dinli bir yer olduğunu hatırlatır: Rum, Ermeni, Levanten, Yahudi ve Türk aileler aynı caddede yaşar, aynı pastanelerde otururdu. O dünyanın büyük kısmı 20. yüzyılın acı olaylarıyla dağıldı ve bugün yalnızca binalarda, isimlerde, mezar taşlarında yaşıyor. Şimdi kiliseden çık, İstiklal'de Taksim yönüne doğru birkaç dakika yürü. Karşı tarafta, demir parmaklıklı büyük bir kapıya varacaksın.

  11. 11. Galatasaray Lisesi: 1481'den Beri Bir Okul

    İstiklal Caddesi, Galatasaray Meydanı, 34433 Beyoğlu/İstanbul, Türkiye

    Karşında yüksek demir parmaklıklar ve ortasında görkemli bir kapı var; arkasında ağaçların arasından görünen büyük, açık renkli bir bina. Meydanın adı, semtin adı ve dünyanın dört bir yanında bilinen bir futbol kulübünün adı, hepsi bu okuldan geliyor. Galatasaray.

    Okulun kökü 1481'e, II. Bayezid dönemine uzanır. O zamanlar burası Galata Sarayı'ydı; saray için genç yöneticiler ve devlet adamları yetiştiren bir Enderun mektebi. Bir de kuruluş efsanesi var: Sultan Bayezid bir gün bu yamaçta, gül bahçesi içinde yaşayan Gül Baba adında bir dervişe rastlamış. Gül Baba ona burada bir okul açmasını öğütlemiş. Gerçek mi, bilemeyiz, ama okul bu hikâyeyi yüzyıllardır sevgiyle anlatır.

    1868'de okul baştan sona değişti ve Mekteb-i Sultani adıyla, Fransızca eğitim veren modern bir liseye dönüştü. Avrupa usulü bir lise, imparatorluğun tam kalbinde... Müslüman, Hristiyan ve Yahudi öğrenciler aynı sıralarda okudu. Önce imparatorluğun, sonra Cumhuriyet'in sayısız diplomatı, yazarı, bilim insanı ve devlet adamı bu kapıdan geçti. Bu okulun mezunları arasında edebiyattan siyasete kadar pek çok alanda iz bırakan isimler var. Fransızca eğitim geleneği bugün de sürüyor; lise, Türkiye ile Fransa arasındaki bir anlaşmayla kurulan Galatasaray Üniversitesi ile aynı eğitim kurumunun çatısı altında.

    Ve futbol. 1905'te bu okulun öğrencileri, başlarında Ali Sami Yen olmak üzere bir futbol kulübü kurdu. O yıllarda İstanbul'da futbolu daha çok İngilizler ve Rumlar oynuyordu; bu gençler kendi takımlarını kurmak istediler ve takıma okullarının adını verdiler. Kulübün ilk maçları okul bahçesinde ve şehrin boş arsalarında oynandı; kendine ait bir sahaya kavuşması çok uzun yıllar aldı. Bugün Galatasaray, dünyanın dört bir yanında milyonlarca taraftarı olan bir kulüp. Ve hepsi, bu parmaklıkların arkasındaki bir sınıfta, birkaç lise öğrencisinin heyecanıyla başladı.

    Bu meydan aynı zamanda İstanbul'un buluşma noktalarından biridir; Galatasaray'da buluşalım demek, şehrin tam ortasında buluşalım demektir. Etrafına bak: aceleyle geçen öğrenciler, tramvayı bekleyenler, bir köşede çiçekçiler, bir başka köşede kestaneci. Şimdi caddenin karşı tarafına geç ve birkaç adım kuzeye yürü. Artık çiçek kokusunu duymasan da adında hâlâ çiçek taşıyan bir pasajın kapısına varacaksın.

  12. 12. Çiçek Pasajı: Rus Çiçekçiler ve Meyhane Masaları

    Hüseyinağa Mahallesi, İstiklal Caddesi, 34433 Beyoğlu/İstanbul, Türkiye

    Cam tavanlı pasajın girişinden içeri bak: iki yanda sıra sıra masalar, mermer tezgâhlar, duvarlarda eski İstanbul fotoğrafları ve yukarıda, cam tavanın altında süslü cepheler. Yürüyüşümüzün son durağındasın. Ve burası, Pera'nın bütün hikâyelerini tek bir binada toplayan bir yer.

    Bina 1876'da, Rum banker Hristaki Zografos Efendi tarafından yaptırıldı ve adı Cité de Péra'ydı. Arsada daha önce Naum Tiyatrosu vardı; 1870'teki büyük Beyoğlu yangınında yanıp kül olmuştu. Zografos onun yerine, alt katında dükkânlar, üst katlarında daireler olan ve Paris pasajlarını örnek alan modern bir yapı yaptırdı. Cadde cephesindeki pencere sıralarına ve süslemelere bakarsan, binanın aslında bir apartman olarak tasarlandığını hemen anlarsın. O yıllarda Pera'nın en şık adreslerinden biriydi.

    Peki çiçekler nereden geldi? Rus Devrimi'nin ve iç savaşın ardından, 1920'ye doğru binlerce Rus mülteci İstanbul'a sığındı. Aralarında askerler, aristokratlar, sanatçılar ve bir zamanlar varlıklı olan aileler vardı. Hayatta kalmak için ne iş bulurlarsa yaptılar; bazı kadınlar bu pasajın önünde ve içinde çiçek sattı. Rus göçmenler Pera'ya pastaneler, müzik ve gece hayatı da getirdiler; 1920'lerin Beyoğlu'su biraz da onların sayesinde o kadar hareketliydi. İstanbullular çiçekçi kadınlara kontes derdi; gerçekten soylu olup olmadıklarını kimse bilmez. Ama pasajın adı onlardan kaldı: Çiçek Pasajı.

    Sonra çiçekçilerin yerini meyhaneler aldı. Fıçı biralar, midye tavalar, uzun masalarda başlayan sohbetler ve gece yarısına kadar süren fasıllar... Çiçek Pasajı yazarların, gazetecilerin, öğrencilerin, kısacası herkesin buluştuğu bir yer oldu. 1978'de binanın bir kısmı çöktü; uzun bir onarımın ardından 1988'de yeniden açıldı. Bugün eskisinden daha düzenli, belki biraz daha turistik, ama ruhunun bir kısmı hâlâ bu masaların arasında dolaşıyor. Yan taraftaki Balık Pazarı'nda ise tezgâhlar hâlâ sabahtan kurulur; midye dolma, kokoreç, turşu suyu ve taze balık, Beyoğlu gecelerinin değişmeyen tatları.

    Bugün köprünün ortasında, oltaların arasında başladın. Bir Ceneviz çan kulesinden minareye, bir Bizans mahzeninden bir camiye, bir bankerin merdiveninden bir dervişin bahçesine, bir trenin tünelinden bir otelin lobisine ve oradan bir lisenin kapısına geldin. Galata ve Pera, İstanbul'un hep başka dillerle, başka inançlarla ve başka hayallerle konuştuğu yamaçtır. Hemen yandaki Balık Pazarı'nın sokaklarına dal, bir şeyler ye ve bu yamacın sesini biraz daha dinle... İyi yürüyüşler.